
TBMM Bünyesinde Kurulan “Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” Tarafından 18 Şubat 2026 Tarihinde Kamuoyu ile Paylaşılan Nihai Rapora İlişkin Değerlendirmemiz ile Devam Eden Süreçte Atılacak Adımlara Dair Önerilerimiz:
Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun 5 Ağustos 2025 tarihinden beri yürüttüğü çalışmaların sonuna gelinmiş ve nihai rapor 18 Şubat 2026 tarihinde kamuoyuyla paylaşılmıştır.
Özgürlük için Hukukçular Derneği olarak Komisyonun çalışmalarının kapsamını, en başından bu yana belli başlı temel sorunların aşılarak ortadan kaldırılabilmesi için yasa taslakları hazırlamak, bu süreci kamuoyuna doğru temelde anlatmak ve demokrasi kültürü açısından siyaset dünyasına rol model olmak şeklinde değerlendirmiş ve bu çerçevede süreci sadece çatışmasızlık olarak değil demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve adalet ölçeğinde ele alarak; değerlendirmelerimizi 2 Ekim 2026 tarihinde sözlü ve yazılı olarak Komisyon’a ilettik.
Bu kapsamda, 137 kurum ve kişinin dinlenmesinin akabinde oluşturulup paylaşılan; taraflarca ve kamuoyunca çokça değerlendirilen Komisyon Raporu’nu ve bundan sonraki sürecin gerektirdiği hukuki adımlara dair değerlendirmelerimizi, ilgililerle ve tüm kamuoyuyla paylaşmanın gerekli olduğunu düşünerek sizlerle paylaşıyoruz.
Öncelikle belirtmek isteriz ki, TBMM bünyesinde Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulmasını, Komisyon’un çalışmalarını ve neticeten hazırlanan raporu, Türkiye’de toplumsal barış ve demokrasi imkanının tartışılması açısından önemli bir girişim ve çaba olarak değerlendirmekteyiz.
Komisyonun, Kürt meselesini güvenlikçi bir hattan değil halkın iradesini yansıtan bir noktadan konuşmaya başlaması çok önemli bir adım olsa da başlarken net bir şekilde bir yol haritasının bulunmaması, atılması gereken adımları sürekli çekingen bir refleks ile ortaya koyması, spesifik sorunları komisyon çalışmalarında ve raporunda dile getirmekten dahi çekinmesi, sorunun ve sürecin ismini dahi koymaması temel eksiklikler olarak görülmektedir. Nitekim tespit edilen bu hususlar komisyon çalışmasının nihayetinde ortaya çıkan raporun içeriğine ve diline de yansımıştır.
Rapor, komisyon çalışmaları, komisyonun temel hedefleri, Türk-Kürt kardeşliğinin tarihi kökleri ve kardeşlik hukuku, komisyonda dinlenen kişilerin mutabakat alanları, PKK’nin kendini feshetmesi ve silah bırakması, sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri ve demokratikleşme önerileri olmak üzere 7 başlıkta toparlanmış ve raporun sonucunda;
“Toplantılar boyunca oluşan müşterek kanaat, şiddet ve terörle mücadele yön teminin sadece güvenlik tedbirleriyle sınırlı kalmaması gerektiği yönündedir. Tam demokrasiye dayanan yurttaşlık bilincinin, eşitlik temelli kardeşliğin ve kurumsal şeffaflığın kalıcı huzur ve barışı mümkün kılacağı değerlendirilmektedir. Komisyon raporu, idari ve hukuki düzenlemeler için yol gösteren bir çerçeve ortaya koyarken, toplumla uyum adımlarının ertelenemez bir alan olduğunu hatırlatmaktadır. Siyasetin görevi, toplumun farklı seslerini ortak geleceğin dilinde buluşturmaktır.” denilerek; “Türkiye Modeli” olarak anılacağı düşünülen bu çözüm modelinin meşruiyet, istikrar ve toplumsal barış üreten bir çerçeveye dönüşeceğinin altı çizilmiştir.
Rapor bir yanıyla kalıcı bir barış, eşitlik, demokrasi vurgusu içerse de raporda, bu sonuca giden mekanizmaların ve gerekliliklerin tariflenmemesi; kök sorunların varlığına işaret edilmesine rağmen kök sorunların neler olduğuna dair bir içeriğin yer almaması, sürece yaklaşıma dair samimiyet değerlendirmesi yapılmasına sebep olmaktadır.
Kanımızca raporda yer alan temel eksikliklerin bir sebebinin raporun dilinde de kendini açığa vuran “güvenlikçi” yaklaşımdan kaynaklandığını söylemek mümkündür. Çünkü soruna yaklaşımda tercih edilen kavramlar kök sorunları, sorunun nereden kaynaklandığına dair kavrayışı belirsizleştirmektedir.
Yüzyıllara dayanan derin köklerden beslenen çok katmanlı bir ortaklığın olduğu, Türk-Kürt kardeşliğinin ortak geçmişinin ortak geleceği, ortak yaşamı inşa etmenin imkanını oluşturacağı, uzun yıllardır güvenlikçi reflekslerle özgürlüğün eşitliğin adaletin ve demokrasinin imkanlarının gözetilmediği raporda ifade edilmiştir. Bu tespitler ve değerlendirmeler şüphesiz önemlidir ancak; rapordaki bu yaklaşımın doğru hukuki, idari mekanizma ve adımlarla tariflenmemesi kanımızca eksikliktir. Zira süreci sonuca ulaştıracak olan temel iki husustan biri hukuki mekanizmalar ve hukuki güvenlik iken bir diğeri ise demokratik alanın genişlemesi ve barışın toplumsallaşmasıdır.
Rapor, barış ve demokratikleşme sürecini "bütüncül bir yaklaşım" olarak tanımlamasına rağmen, toplumun yarısını oluşturan kadınları ve toplumsal cinsiyet eşitliğini bu sürecin kurucu bir öznesi olarak konumlandırmada da eksik kalmıştır. Komisyon raporunda "kadın" kelimesi dinlenen 137 kurum ve kişiden 6 kadın kurumunun isminde geçmesi sayesinde yer alabilmiş, barışın öznesi olması gereken kadınlara dair raporun hiçbir yerinde söz kurulmamıştır.
Raporun dilinde "kadın" kelimesinin yalnızca dinlenen kurum isimlerinde zikredilmesi, barışın inşasının eril bir güvenlik koridoruna sıkıştırıldığının açık bir göstergesidir. Oysa barış; sadece silahların susması değil, kadınların kamusal alanda, siyasette ve hukuk önünde "eşit yurttaşlık" temelinde güçlendirilmesidir. Kadınların hakikatlerinin belgelenmediği, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin barışla ilgisiz görüldüğü ve kadının insani güvenliğini merkeze almayan hiçbir demokratikleşme hamlesi, kalıcı ve toplumsal bir nitelik kazanamayacaktır.
Sadece kadınlar değil doğanın da kurucu özne olarak konumlandırılmasında eksik kalınmıştır. Savaşın yarattığı ekolojik yıkımın etkilerini gidermek ve savaşın bir parçası olarak ekolojik yıkımın tekrar etmemesi adına yapılması gereken çalışmalara dair herhangi bir atfın olmaması eksiklik olduğu gibi ; doğayı sömürge olarak gören bir akıl ve hukuk rejimi ile barış inşasının mümkün olmayacağının, insanın insana olan tahakkümünün insanın doğaya olan tahakkümünden beslendiğini ifade ederek; raporun devamı niteliğinde gelişecek olan adımlarda doğanın bu sürecin kurucu öznesi olarak var olması gerekliliğinin altını çizmek gerekmektedir.
Raporda yer alan doğuştan gelen, dokunulamaz ve devredilemez nitelikteki, insan onurunun vazgeçilmez bir parçası olan temel hak ve özgürlüklerin tam ve eksiksiz kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılması hedefiyle mevzuat gözden geçirilmeli değerlendirmesi tarafımızca çok anlamlı bulunsa da yaşadığımız coğrafyada Kürt olarak, kadın olarak, emekçi olarak, LGBTİ+ olarak , Alevi olarak doğuştan gelen, dokunulmaz ve devredilmez hakları kabul edilmeyen binlerce, milyonlarca yurttaşa dair barışın temelini ve imkanını oluşturan doğuştan gelen bu haklara dair açık değerlendirme yapılmamasının eksiklik olduğunu, bu kapsamda örneğin; anadil kullanımının önündeki engellere, eğitimden hukuka, medyadan kültürel çalışmalara, kamu kurumlarından sağlığa, toplumsal ve kültürel alana kadar geniş bir yelpazede yapılacak reformlara işaret edilmesinin gerekli olduğunu değerlendiriyoruz.
Tespitlerde; “temel hak ve özgürlüklerin kullanımının önündeki engellerin kaldırılması amacıyla mevzuatın gözden geçirilmesi, demokratik siyaset zeminin güçlendirilmesi amacıyla idari sistemin daha demokratik ve hukuki standardı yüksek bir şekilde organize edilmesi, idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gerçekliğine uygun kullanılması, İnfaz mevzuatının AİHM ve AYM içtihatları ile tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler bağlamında gözden geçirilerek infaz adaletini esas alan bir temelde yeniden ele alınması, Hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde ve AİHM ile AYM’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, tutuksuz yargılamanın tüm yargısal süreçlerde esas alınmasına özen gösterilmesi” gibi hususların yer almasını önemli ve anlamlı olarak değerlendirsek de, rapor Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, çekince koyduğu uluslararası sözleşme maddeleri ve taraf olunan uluslararası sözleşme maddelerinin uygulanmaması, uluslararası sözleşmeler rejiminin temel hak ve özgürlükler, medeni ve siyasal haklar, azınlık hakları, sosyal ve kültürel haklar, eğitim hakkı, yerel yönetimler gibi başlıklarda değerlendirme yapmayarak meseleyi oldukça dar ve yüzeysel ele almıştır.
Raporda; “AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli; ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalıdır. Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması önerilmektedir.” Ancak AİHM ya da AYM kararlarına eksiksiz uyulması, mevcut mevzuatın işlerlik kazanması için bir süreç ya da çatışmasızlık sürecine gerek olmadığı açık olup; yeni bir mekanizma kurulmasına değil, bu kararlara uyulması çağrısına, bu kararlara uyulmadığı için barış sürecini, demokratikleşmeyi sekteye uğratan örneklere değinilerek bu gerekliliğin altının çizilmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Aksi durumda bugün ortadan kaldırılabilecek hukuka aykırılığın ortadan kaldırılması geniş zamana havale edilmiş olacaktır.
Bununla birlikte raporun; topyekûn bir demokratikleşme paketi ya da yasalar manzumesi içermesini beklemediğimizi belirterek, sürecin devamında atılması gereken adımlara, ele alınması gereken hususlara, kangren haline gelmiş problemlere ve çözüm olanaklarına işaret edilmesi gerektiğini, tüm bu ele aldığımız hususlar neticesinde ise Komisyon raporunun yasa yapım sürecine dair daha ciddi bir tutumla yön vermek; sürecin hızlı, etkili ve toplumu tatmin edici bir yola girmesini sağlamak noktasında eksiklikler barındırdığını değerlendiriyoruz.
Kürt meselesinin yüzyılı aşan bir mesele olmakla birlikte sadece Türkiye sınırları içerisinde ele alınabilecek bir mesele olmayıp Orta Doğu ekseninde özellikle dört ülkeyi doğrudan ilgilendiren, hatta Orta Doğu’nun sınırlarını da aşmış, tüm dünyaya yayılmış Kürtlerin temel sorunu olduğu görülmelidir. Türkiye’deki sürecin çözümü de sadece Türkiye ile endeksli olabilecek bir durum ihtiva etmemektedir. Sorunun ve sorunların uzun yıllar boyunca çözülememiş olması yürütülen süreci diğer dünya örneklerinden ayırmaktadır.
Kimlik sorunun anayasal düzlemde tanınmadığı ve bunun karşılıklı şiddet yöntemleri ile çözülemeyeceğini tespit eden tarafların yürüttüğü süreçlere ilişkin dünya deneyimlerine bakmanın, kanımızca bu sürece de katkı sağlayacağı açıktır. Emsal süreçler incelendiğinde ise her birinin farklı nitelikler taşıdığı, taleplerinin düzeyi, ifade edilme biçimleri, müzakere ve diyalog yöntemleri ile müzakere süreçlerinin çeşitlilik gösterdiği görülmektedir.
Doğrudan çatışma çözümüne ilişkin dünya deneyimleri, yürütülen süreç açısından birebir uygulanabilir nitelikte değildir. Ancak bazı örnekler, yöntem bakımından mevcut süreci kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir. Güney Afrika hükümeti ile ANC, İspanya hükümeti ile ETA ve İngiltere ile IRA arasında yürütülen süreçler, doğrudan kopyalanabilecek modeller olarak değil; yöntem açısından yol gösterici örnekler olarak değerlendirilmelidir. Nitekim bu süreçlerin her birinde örgütlerin silah bırakma biçimleri, devletle yürütülen müzakereler, müzakere süreleri ve temel taleplerin karşılanma düzeyi farklılık göstermiştir. Bu açıdan Türkiye’deki süreç açısından birebir örnek alabileceğimiz bir dünya deneyimi bulunmadığını ve sürecin taraflarının gerek tutumları gerekse somut hukuki adımlarla yeni bir süreç yeni bir deneyim yaratmakla mükellef olduğunu değerlendiriyoruz.
Sonuç olarak değerlendirmelerimizi ve önerilerimizi somut bir şekilde paylaşmadan önce belirtmek isteriz ki yasal düzenlemeler açısından meclis komisyonunun görevine bir müddet daha devam etmesi veya yine komisyonun yerine geçecek yeni bir mekanizmanın oluşturulması gerekliliği açığa çıkmaktadır.
Bu kapsamda; Komisyon Raporu’nun açtığı alan, taahhütler, barış ve demokratik toplum sürecinin bir gereği olarak aşağıdaki hukuki gerekliliklere dair değerlendirmemizi ve çağrımızı sizlerle paylaşıyoruz:
TBMM bünyesinde komisyon kurulması meselenin sadece İmralı Adası’nda güvenlik birimleri ile Sayın Öcalan arasında yürütülen bir süreç olmaktan çıkarılıp sürecin ve atılacak adımların TBMM çatısı altında konuşulması olumlu bir adım olarak görülmeli ve bu anlayışla devam edilmelidir.
Zira, dünya çatışma çözüm örnekleri göz önüne alındığında, sürecin tarafları ve aktörleri açısından koruyucu ve kapsayıcı bir Süreç Yasa”sının düzenlenmesi çatışmasızlık süreçlerinin mutlak gerekliliklerindendir. Sürecin bu yönüyle hala ilerlememiş olması sürecin oldukça hassas ve korunaksız bir zeminde ilerlediğini göstermekle birlikte hazırlanacak olan kapsayıcı yasanın hem süreç içerisinde taraflara belli sorumluluklar yükleyecek olması hem de süreci yürüten aktörleri koruyacak hukuki bir mekanizma ihtiva etmesi açısından elzemdir.
Yine Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumlanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki faaliyetlerin kriminalize edilmesi sonucunda çok sayıda siyasetçi, gazeteci, avukat, insan hakları savunucusu ve yurttaş cezaevlerinde bulunmaktadır. Bu durum, siyasi mahpuslar özelinde yalnızca bireysel yargılamalar bağlamında değil, aynı zamanda demokratikleşme ve barış süreçlerinin temel başlıklarından biri olarak ele alınarak, süreçte önem kazanmaktadır. Bu sebeple öncelikle Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması gerekmektedir.
Ayrıca her ne kadar raporda; faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler, yerleşim yerlerinin boşaltılması ve zorla yerinden edilme fiilleri, hakikat ve onarıcı adalet yaklaşımı içeren geçiş dönemi adaleti düzenlemesine işaret eden herhangi bir değerlendirme yer almamışsa da tespit edilen eksikliklerin tamamlanmasına yönelik adımların atılması kanımızca sürecin sağlam temellerle ilerlemesini sağlayacaktır.
Silah bırakan PKK üyelerinin güvenli şekilde toplumsal hayata ve siyasete katılabilmesi için özel bir yasal düzenleme yapılması sürecin öncelikli ihtiyaçlarındandır.
Bu düzenleme ile geri dönenlerin yargılamaya maruz kalma ihtimalinin ortadan kalkması ve sürecin korunması mümkün olacaktır. Bu düzenlemelerin yapılmaması durumunda geri dönüşler, her zaman korunaksız bir zeminde olup, geçmişte yaşanan pratiklerden de anlaşıldığı üzere süreç sekteye uğrayacaktır. Bu sebeple özel düzenleme ve hukuki adımlar yürütülen sürecin devamlığı için en temel yapıtaşıdır.
Ek olarak, şu an hapishanelerde tutulan PKK’li siyasi mahpusların da yukarıda belirttiğimiz özel yasa kapsamında infazlarının sonlandırılarak tahliyelerinin sağlanmasına ilişkin düzenlemeler yapılmalıdır. Dağdan inen PKK üyelerinin demokratik siyasete dahil olacağı bir ortamda hapishanelerde bulunan mahpusların hapishanede kalmaları mevcut atmosfere uygun olmayacağı kanaatindeyiz.
Türkiye’de uygulaması ömür boyu hapis cezası olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından insanlık dışı ceza olarak kabul edilmiştir. İlki Sayın Abdullah Öcalan’ın başvurusu sonucunda 18 Mart 2014 tarihinde verilen ihlal kararı olmuş, devamında Sayın Hayati Kaytan, Sayın Emin Gurban ve Sayın Civan Boltan adına yapılan başvurularda da aynı nitelikte ihlal kararları verilmiştir. Söz konusu kararlar 2016 yılından bu yana Gurban grubu/Türkiye adıyla Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından takip edilmektedir.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, umut hakkının derhal uygulanması için 2021 yılından bu yana defalarca doğrudan Türkiye’ye yazılı çağrılarda bulunmuştur. Ancak Türkiye tarafından Sözleşme’nin 46. maddesi gereği üstlenilen taahhütler yerine getirilmemiştir. Türkiye, mevcut siyasal sürecin gerisinde olduğu gibi anayasal ve uluslararası hukukun da gerisinde durmaktadır. Bunun değişmesi, pozitif gelişmelere evrilmesi gerekmektedir.
Komite 17 Eylül 2025 tarihindeki son açıklamasında, tespit edilen ihlalin giderilmesi için gerekli tedbirlerin, belli bir asgari süreden sonra gözden geçirme imkânı ve serbest kalma olanağı tanıyacak bir mekanizmanın hayata geçirilmesine bağlı olduğunu belirtmiştir.
AİHM kararlarında yer verildiği gibi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de uluslararası hukukta ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının en geç 25 yıl sonra gözden geçirilmesini öngören bir eğilimin bulunduğunu kaydetmiştir. Komite, gerekli yasal ve diğer tedbirlerin halen alınmamış olmasından derin üzüntü duyduğunu ifade etmiş, daha fazla gecikmeksizin yetkililere gerekli tedbirleri almaları çağrısını yapmıştır.
Söz konusu yasal engeller yapısal bir sorun teşkil ettiğinden, sistematik ihlaller doğurduğundan dolayı herkesi ilgilendirmektedir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin ve Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komitesinin Türkiye’ye ömür boyu hapis cezaları ile ilgili veri paylaşımı talebi karşılıksız kalmıştı. Ancak 2024 Cenevre BM CAT oturumlarında Hükümet yetkililerince verilen oransal bilgi, meselenin binlerce mahpusu ilgilendirdiğini gözler önüne sermiştir.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında tahliye olanağını mutlak engelleyen(5237 sayılı yasanın 47, 5275 sayılı yasanın 25, 107/16, Geçici Madde 2, 3713 sayılı yasanın 17/4. Maddeleri) yasal düzenlemelerin koşulsuz bir şekilde kaldırılması, ardından infaz ve koşullu salıverilme sürelerinin değiştirilmesi, bu cezaların uluslararası standartlara göre en geç 25 yılın sonunda gözden geçirilmesi gerekmektedir. Mevcut durumda yasal ve uygulamadaki engeller dikkate alındığında işbu gözden geçirme mekanizması yeni bir mekanizma olarak ele alınmalı ve yargısal, bağımsız ve tarafsız, şeffaf, düzenli ve etkili olma kriterlerine sahip olacak şekilde oluşturulmalıdır.
Bakanlar Komitesi özellikle, Barış ve Demokratik Toplum sürecine atıfla yasama değişiklikleri önermekle yetkili “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ndan yararlanılması ve bugüne kadar meclise sunulan yasa değişikliği tekliflerinin kabul edilmesi önerilerinde bulunmuştur. Bu kapsamda Umut Hakkı” kapsamında verilen ihlal kararları doğrultusunda Türkiye’ nin yapısal değişikliği gerçekleştirecek yasal düzenlemeleri sağlaması ve tahliye imkânı olmayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının kaldırılmasına yönelik mekanizmaları öngören düzenlemeleri hayata geçirmesi gerekmektedir.
Yukarıda iki madde şeklinde özel olarak ele alınan özel düzenlemelerin yanında, bu değişikliklerle paralel olarak vatandaşlık, dil, yerel yönetimler, demokratikleşme ve yargı bağımsızlığı konularında da anayasal ve yasal değişiklikler değişikliklerin yapılması gerekmektedir.
Kalıcı ve gerçek bir toplumsal barışın inşası açısından hapishaneler ve siyasi mahpuslar meselesinin hak ve özgürlükler temelinde ele alınması zorunlu olup; cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin ortadan kaldırılması, ağır hasta mahpuslara ilişkin insani ve hukuki çözümlerin geliştirilmesi ve demokratik siyasal alanın genişletilmesi, toplumsal barışın güçlenmesine önemli katkı sunacaktır.
Toplumsal barış ve demokratik alan için sivil, demokratik, özgürlükçü, katılımcı ve kapsayıcı yeni bir anayasaya ihtiyacı kuşkusuz olup; özellikle vatandaşlık tanımında; “eşit ve aynı" önermesinden uzaklaşılarak " eşit ve farklı" önermesi ile tüm renklerin, kimliklerin ve kesimlerin dahil olduğu, toplumun tüm bileşenlerinin benimsediği ve anayasanın tüm yapım süreçlerinde yer aldığı, farklılıkları aynı potada eriten değil farklılıkların kendi kimliklerini kaybetmeden ve birbirleri ile çatışmadan bir arada yaşamalarını garanti altına alan bir yaklaşımla düzenleme yapılmalıdır.. Bu vatandaşlık tanımı farklılıkları bir arada tutabileceği ve farklılıkları kimliklerini geliştirme ve yaşatma hakkını temini ile bir etnisiteyi referans almamalıdır. Yeni yapılacak bir anayasada darbe anayasaları ile kanunlara dercedilen tüm ayrımcı ve etnisiteye dayanan kanun hükümlerinin de paralel olarak değişikliği ile kamu otoritesinin eşit ancak aynı olmayanlara yaklaşımı konusunda kanuni düzenlemeler ile idari tedbirler alınmalıdır.
Türkiye, çok dilli ve çok kültürlü yapısıyla önemli bir zenginliğe sahiptir. Ancak bu zenginliğin korunabilmesi için anadilin kamusal hayatta daha görünür ve işlevsel hale getirilmesi gerekmektedir. Anadil kullanımının önündeki engellerin kaldırılması ve anadilin kullanımının artırılması amacıyla yeni kanunların kabul edilmesi yalnızca bireylerin kültürel haklarını korumakla kalmayacak, aynı zamanda toplumsal barışı ve demokratik katılımı da güçlendirecektir. Eğitimden hukuka, medyadan kültürel çalışmalara, kamu kurumlarından sağlığa, toplumsal ve kültürel alana kadar geniş bir yelpazede yapılacak reformlar, Türkiye’de barışı ve demokratik toplumu inşa edip kalıcı hale getirecektir.
İstanbul Sözleşmesi'nden geri çekilmenin yarattığı hukuksal tahribat ve yargı sistemindeki ataerkil bakış açısı, raporun "hukuk devleti" ve "hakların güvence altına alınması" vaatleriyle derin bir çelişki oluşturmaktadır.
Demokratik siyaset zeminini güçlendirmek amacıyla idari sistemin “daha demokratik ve hukuki standardı daha yüksek” bir şekilde organize edilmesinin mümkün olduğu; Anayasa’dan kaynaklanan idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun olarak kullanılması; belediye başkanının kanunda yer alan sebeplerle görevden el çektirilmesi durumunda sadece belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuatın düzenlenmesi önerilmiştir. Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için birçok öneri getirmek mümkündür.
Rapor sadece kadınları değil doğayı da kurucu özne olarak konumlandırmada eksik kalmıştır. Savaşın yarattığı ekolojik yıkımın etkilerini gidermek ve savaşın bir parçası olarak ekolojik yıkımın tekrar etmemesi adına yapılması gereken çalışmalara dair herhangi bir atfın olmaması eksiklik olduğu gibi ; doğayı sömürge olarak gören bir akıl ve hukuk rejimi ile barış inşasının mümkün olmayacağının, insanın insana olan tahakkümünün insanın doğaya olan tahakkümünden beslendiğini ifade ederek; raporun devamı niteliğinde gelişecek olan adımlarda doğanın bu sürecin kurucu öznesi olarak var olması gerekliliğinin altını çizmek gerekmektedir.
Yukarıda değerlendirme ve somut öneri olarak madde madde açıklamaya çalıştığımız tüm hususlar kapsamında Türkiye’nin, insan haklarının korunmasına dair Her Biçimiyle Irksal Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi(IAOKS), BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (MSHS), BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ESKHS), Kadınlara Karşı Her Biçimiyle Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (KKAOKS), İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme (İKS), BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS), AİHS, 1 No’lu Ek Protokol, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki, sözleşmelerin lafzına ve ruhuna aykırı çekinceleri bir an önce kaldırılmalıdır.
Zira birçok uluslararası mekanizma, Türkiye’nin sözleşmelerdeki çekincelerinin sözleşmelerin tamamının uygulanmasına halel getirebileceğini, coğrafi kısıtlamaların kaldırılması gerektiğini, taraf devletin etnik, dinsel veya dilsel tüm azınlık gruplarının ayrımcılığa karşı etkin biçimde korunmasını ve haklarından yararlanmasını sağlama yükümlülüğü altında olduğunu, çekincelerin Kürtler ve Romanlar gibi çeşitli azınlık grupların ayrımcılığa maruz kalmasına ve haklarının kısıtlanmasına yol açtığını, çekinceler kaldırılmasının azınlık gruplara mensup çocukların, özellikle Roman ve Kürt çocukların ayrımcılığa uğramasının engellenmesi bakımından önemli olduğu, Türkiye’nin sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini belirtmiştir. Uluslararası sözleşmelere konulan çekincelerin kaldırılması ve azınlık haklarının etkin korunması; özellikle Kürtler ve Romanlar gibi grupların ayrımcılığa uğramasının önlenmesi için bu adımların atılması gerekmektedir.
SON SÖZ OLARAK:
Tarihsel süreçte işlenen ve halen kapsamlı bir şekilde ve derinleşerek devam eden insan hakları ihlalleriyle yüzleşmek, Kürt sorununun özgürlükçü ve demokratik bir zeminde çözümü için ele alınması gereken sorunlar ve yapılması gereken düzenlemeler için insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen uluslararası insan hakları hukuku standardının ve evrensel hukuk değerlerinin esas alınması gerekmektedir.
ÖHD olarak biliyoruz ki müzakere süreçleri uzun sürebilir, her zaman istenildiği gibi ilerlemeyebilir, fakat tarafların temel amacının, mevcut sürecin olumlu bir şekilde nihayete erdirme olması durumunda barışın gelişi de barışın kalıcılaşması da mümkün olacaktır.