
Türkiye’de uzun süredir adalet duygusu ağır bir yara almış durumdadır. Özellikle Kürtler başta olmak üzere muhalifler, ekolojistler, kadınlar ve emekçiler söz konusu olduğunda yargının tarafsız ve bağımsız davranmadığı; aksine siyasal saiklerle hareket ettiği pratikler her geçen gün daha da artmaktadır. Hukukun evrensel ilkeleri yerine güvenlikçi politikaların, temel hak ve özgürlükler yerine cezalandırma refleksinin esas alındığı bir yargı pratiği ile karşı karşıyayız.
Tam da böylesi bir dönemde; toplumsal barışın ve demokratikleşmenin güçlendirilmesine, geçmişte yaşanan ağır hak ihlallerinin telafisine ve siyasal kutuplaşmanın azaltılmasına yönelik somut ve güven verici adımlar beklenirken; kamuoyunun yakından tanıdığı, kararlarıyla hafızalara kazınmış bir ismin Adalet Bakanlığı görevine getirilmesi kaygılarımızı büyütmüştür. Bizler Akın Gürlek’i, hukukun evrensel ilkelerini gözeten bağımsız bir yargı pratiğiyle değil; başta Selahattin Demirtaş ve merhum Sırrı Süreya Önder hakkında verilen, yerel ve uluslararası hukuk çevrelerinde ağır biçimde eleştirilen karar olmak üzere, siyasal davalardaki tutumuyla; Osman Kavala dosyasında ortaya çıkan hukuk dışı uygulamalarla; ÇHD’li avukatları hukuksuz bir şekilde gözaltına aldırmasıyla; Şebnem Korur Fincancı hakkında verilen ve ifade özgürlüğü bakımından ciddi ihlaller barındıran kararlarla tanıyoruz. Bu kararlar yalnızca bireysel mağduriyetler yaratmamış; yargının tarafsızlığına ve bağımsızlığına olan toplumsal güveni de derinden sarsmıştır.
Yargı pratiği boyunca hukukun üstünlüğünden ziyade siyasal iktidarın politik tercihleriyle uyumlu bir çizgi izlediği yönünde güçlü bir toplumsal kanaat oluşmuş bir ismin, bugün “adalet” makamını temsil edecek konuma getirilmesi; bizlere yeni bir başlangıç değil, mevcut hak ihlallerinin kurumsallaşacağı bir dönemin habercisi gibi görünmektedir. Daha göreve gelir gelmez tutukluların avukat görüş hakkını kısıtlamaya yönelik düzenlemelerin gündeme taşınması, bu kaygının tesadüf olmadığını ve yeni dönemin hangi zihniyetle şekilleneceğini açıkça göstermektedir.
Bizler uzun süredir infaz rejiminin demokratikleşmesi, insan onuruna uygun ve evrensel hukuk ilkeleriyle uyumlu bir yapıya kavuşturulması; başta ağırlaştırılmış tecrit uygulamaları olmak üzere tüm tecrit tipi infaz politikalarının terk edilmesi için mücadele ediyoruz. İçinden geçtiğimiz dönemin ruhu da tam olarak bunu gerektirmektedir: Gerilimi artıran değil azaltan, cezalandırmayı derinleştiren değil hak temelli bir yaklaşımı güçlendiren adımlar atılmasını.
Ne var ki, atama kararının mürekkebi dahi kurumamışken hapishanelerdeki tecrit rejimini derinleştirmeye dönük düzenlemelerin gündeme taşınması; sürecin ihtiyaçlarıyla taban tabana zıt bir yönelime işaret etmektedir. Savunma hakkını sınırlamayı ve tutuklular üzerindeki tecriti artırmayı hedefleyen bir yaklaşım, ne demokratikleşme iddiasıyla ne de toplumsal barış beklentisiyle bağdaşır. Bu yönelimi kabul etmemiz mümkün değildir.
Savunma hakkı, adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Avukatla görüşme hakkı yalnızca teknik bir usul güvencesi değil; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının, işkence ve kötü muamele yasağının, silahların eşitliği ilkesinin somut güvencesidir.
Hapishanelerinde avukat görüşlerinin kısıtlanması ya da idari tasarruflarla fiilen engellenmesi, Anayasa’nın ve tarafı olunan uluslararası sözleşmelerin açık hükümlerine aykırıdır. Bu tür düzenlemeler, özellikle politik tutuklular bakımından zaten ağır biçimde uygulanan tecrit rejimini daha da derinleştirecek; hak ihlallerini görünmez kılacak ve denetimsizliği kalıcılaştıracaktır. Savunma ile müvekkil arasına konulacak her engel, yalnızca bir hak ihlali değil, sistematik adaletsizliğin kurumsallaştırılması anlamına gelir.
Bizler hapishanelerindeki görüş kısıtlamalarını, savunma hakkını daraltan hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyeceğimizi açıkça ilan ediyoruz. Adalet Bakanlığı makamında bulunan kişi, görevinin gereğini yerine getirmek istiyorsa; dönemin ruhuna, toplumsal barış ve demokratikleşme ihtiyacına uygun adımlar atmak zorundadır. Hakları daraltan, tecriti derinleştiren, savunmayı baskılayan bir çizgi; bu topluma adalet değil, daha fazla hukuksuzluk üretir.
Hapishanelerinde tecriti derinleştiren, hukuku askıya alan hiçbir düzenlemeye boyun eğmeyecek; hukuk devleti ilkesini savunmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Adalet makamı, siyasal hesapların değil hukukun gereğini yapmakla yükümlüdür. Aksi yöndeki her adımın karşısında duracağımızı kamuoyuna ilan ederiz.
ÖHD GENEL MERKEZİ