GİRİŞ
5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da hükmedilen hapis cezaları ile adli para cezalarının infazı genel olarak, 3713 Sayılı TMK 17. maddesinde ise bu kanun kapsamında işlenen suçların infazı özel olarak düzenlenmiştir. Türkiye’de infaz sisteminin genelde torba yasalarla değişikliğe uğraması, uygulama birliğinin sağlanamaması, siyasi suç olarak kategorize edilen suçlarda sert ve katı bir infaz politikası yürütülmesi; en başta infazda eşitlik ilkesi olmak üzere, 5275 Sayılı İnfaz Kanunun 2. Maddesinde sayılan temel ceza infaz ilkelerini ihlal etmektedir. Kamuoyunda örtülü af olarak bilinen 7242 ve 7456 Sayılı yasal düzenlemeler ile 5275 sayılı kanuna getirilen değişiklikler zaten karmaşık olan infaz sistemini daha da karmaşık hale getirilmiştir.
Bu çalışmamızda temel olarak, 3713 Sayılı Yasa kapsamında mahpusların cezalarının infaz edilme süreleri, şekli, şartları ve infaz sisteminin başlıca sorunlu alanları ele alınmaktadır. Tüm başlıklarda Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına yer verilerek üst yargı mercilerinin bakış açılarına da yer verilmiştir.
İNFAZ SÜRELERİNİN BELİRLENMESİ
A. KOŞULLU SALIVERİLME ve BAŞLICA SORUNLAR
Koşullu Salıverme (Şartlı Tahliye): Mahpusun cezasının bir kısmını infaz kurumunda geçirmesi sonrası iyi halli olması halinde erken tahliye edilerek cezasının kalan kısmını bazı yükümlülükler içerisinde dışarıda geçirebilmesidir. Mahpusun koşullu salıverilmesi için cezanın infaz edildiği ceza infaz kurumu idaresi tarafından hazırlanan İdari Gözlem Kurulu raporu, infaz işlemlerinin yapıldığı yer İnfaz Hâkimliğinin denetimine verilir. İnfaz Hâkimliği, bu raporu uygun bulması halinde mahpusun koşullu salıverilmesine dosya üzerinden karar verir. İnfaz hâkimliği raporu uygun bulmadığı takdirde gerekçesini kararında gösterir ve mahpus koşullu salıverilmez. Bu kararlara karşı mahpus veya müdafisi iki hafta içerisinde o yer Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yoluna gidilebilir. (5275 Sayılı Kanunun m. 107/11 )
Koşullu Salıverilme Süreleri:
Hücre Cezasına Sebep Olan Olay İçin Adli Yargıda Beraat Kararı Verilmesi Halinde Hücre Cezasının Silinmesi Hali: Mahpusun bir eylemi sebebiyle hem hücre cezası alması hem adli yargıda yargılanması halinde, adli yargıda hakkında beraat kararı verilip kesinleşmesi halinde verilmiş olan hücre cezası kaldırılmalıdır. Verilen beraat kararı ile hücre cezası verilen İnfaz Hakimliğine başvuruda bulunarak kaldırılmasının talep edilmesi gerekmektedir. Yargıtay 19 Ceza Dairesinin 10/12/2015 tarih ve 2015/21187-8491 Esas - Karar sayılı ilamı ile; “…Hükümlü firar suçundan adli yargılamada beraat etmiş ise ve bu karar kesinleşmiş ise, hükümlünün disiplin cezasının ve kapalı ceza infaz kurumuna iade kararında yasal süre beklenmeden kaldırılması gerekir…” Yine Yargıtay 1.Ceza Dairesinin 05/12/2016 tarih ve 2016/4370-4159 Esas- Karar sayılı ilamı ile; “..Hükümlü adli yargılamada beraat etmiş ise disiplin kurulunca disiplin cezasının silinme süresi beklenmeksizin silinmesi gerekir…" .
Yine de Mahkeme karşılaştırmalı ve uluslararası hukuk materyallerinde kabul edilen güürü referans gstermiştir. Buna gre mür boyu hapis cezasının verilmesinden en geç 25 yıl süre sonra ve ardından daha periyodik aralıklarla, cezanın gzden geçirilmesini sağlayan bir kurumun varlığı desteklenmektedir. Bu durumda ulusal hukuk bylesi bir gzden geçirme imkânı sağlamadığında, mür boyu hapis cezası Szleşmenin 3. maddesinin standartlarına ulaşmayabilir. Buna gç hukuk (de juro) gereğzden geçirme mekanizmasının varlığı yetmemekte bu mekanizmanın pratikte de (de facto) uygulanabilir olması zorunludur. En nemlisi ise bir hükümlünün uluslararası belgelerde kabul edilen aralıklarla cezasının gzden geçirilmesini isteme hakkı bulunmaktadır. Karar daha dikkatli incelendiğinde, müebbet hapis sz konusu olduğunda Mahkemenin mahpusun topluma yeniden kazandırılma amacını üstüğrülebilir. Buna gükmün verilmesi anında hükme etki eden cezai sebepler karşısında zamanla iyileşme/rehabilite olma faktrü önem kazanabilir. Bunun bir sonucu olarak, tahliye edilebilme imkânına sahip olup olmadığını bilmeden rehabilite olması içükümlüden çstermesini beklemek Mahkemenin deyimiyle düşüncesiz bir davranış olur.
AİHM umut hakkına yönelik kararlarında sürenin üye ülkenin egemenlik hakkı kapsamında kendisinin belirleyeceğini ifade eder. Ancak söz konusu sürelerin kişinin “umut hakkını” ortadan kaldıracak uzunlukta olmaması gerektiğini de dile getirir. Yani devletin sırf ölünceye kadar infaz şeklini ortadan kaldırmak için getireceği 30-40-50 yıllık sürelerin kabul görmeyebileceği belirtilebilir. AİHM, Vinter/Birleşik Krallık kararında 25 yıllık bir süreden bahseder. Burada mahkeme, sözleşmeci devletlerarasında ve karşılaştırmalı ve uluslararası hukuk materyalleri arasında, cezanın verilmesinden en geç 25 yıl sonra ve sonrasında periyodik olarak gözden geçirilmesini garanti altına alan bazı özel mekanizmaların sağlanmasına yönelik karar veriyor.
Örneğin Mahkeme; Macaristan, Mahkeme'nin kararlarına uymanın bir yolu olarak 2015 yılında ömür boyu hapis cezalarının otomatik olarak gözden geçirilmesini öngören yeni bir mevzuat çıkarmıştır. Bu mevzuat ile 40 yıllık hapis cezasının ardından hükümlü için zorunlu bir af prosedürü başlatılmaktadır. Ancak Mahkeme, bir mahkûmun affedilmeden önce beklemesi gereken 40 yılın, tavsiye edilen azami süreden çok daha uzun bir süre olduğunu ve bu anlamda devletin sahip olduğu takdir marjı geniş olsa da, bu marjın dışında kaldığını belirtmiştir. Ayrıca Mahkeme, Macaristan'da cumhurbaşkanlığı affının müebbet hapis cezasının fiilen veya hukuken indirilebilmesini sağlayan bir yol olmadığını tespit etmiştir. Mahkeme, başvuranların beklemek zorunda kaldıkları uzun süreyi ve inceleme mekanizmasının yeterli usuli güvencelerden yoksun olmasını göz önünde bulundurarak yeni Macar mevzuatının Sözleşme'nin 3. maddesi anlamında bir koruma sağlamadığına ve bir ihlal olduğuna karar vermiştir.
Abdullah Öcalan’ın gözaltına alındığı günden beri vekilleri farklı konulardaki ihlal iddialarına ilişkin defalarca AİHM’e başvuruda bulunmuştur. Bu başvurulardan ilki, Öcalan’ın gözaltına alındığı ilk gün olan 16 Şubat 1999 tarihinde yapılmış ve bu başvuru 12 Mayıs 2005 tarihinde Büyük Daire tarafından işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin bir karar ile sonuçlandırılmıştır. Öcalan’ın vekilleri daha sonra 2003, 2004, 2006 ve 2007 yıllarında yine farklı konulara ilişkin şikâyetleri ile AİHM’e başvuruda bulunmuş, mahkeme ise; 24069/03, 197/04, 6201/06, 10464/07 numaralı başvuruları birleştirerek hepsini tek dosyada incelemiş ve nihayet Öcalan-Türkiye (no.2) kararı ile bu başvurular sonuçlandırılmıştır. Dolayısıyla başvurulara konu olan bu karar Öcalan hakkında verilen ikinci karardır.
AİHM, Öcalan davasında; ömür boyu hapis cezalarına dair yaklaşımına ilişkin genel prensipleri hatırlattıktan sonra Öcalan’ın ömür boyu hapis cezasının indirilebilir olup olmadığına ilişkin incelemesinde CGTİHK m.107/16 hükmünü ele almıştır. Yaptığı değerlendirmeler sonucunda mahkeme bu hüküm ile devlet güvenliğine karşı işlenmiş bir suçtan dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan başvurucunun, meşru penolojik gerekçelere dayanan koşullu salıverilme imkânından açıkça yararlanmadığı ve bu haliyle Türkiye’de yürürlükte olan mevzuatın Öcalan’a serbest kalma imkânı tanımadığı sonucuna ulaşmıştır. Bu ihlal, 5275 sayılı Ceza İnfaz ve Güvenlik Tedbirleri Kanununun 25, 107 ve 108. maddeleri ile geçici 2. maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun (TCK) 57. maddesinin uygulanmasından kaynaklanmaktadır.
Türk hukukunda; mahkûmun hastalığı veya yaşlılığı durumlarında Cumhurbaşkanı’na kişiyi serbest bırakma yetkisinin tanındığını kabul eden AİHM bu tür insani amaçlarla serbest bırakmaya ilişkin hükümlerin, meşru penolojik sebeplerle serbest bırakılmanın ortaya koyduğu perspektifi karşılamadığını belirtmiş ve konuya ilişkin Vinter kararındaki değerlendirmelere atıf yapmıştır. Ayrıca mahkeme Türk hukukuna göre; büyük sosyal problemleri çözme adına, zaman zaman kısmi veya genel af çıkarılabileceğinin mümkün olduğunu ancak bu hükümlerin de serbest kalma imkânının varlığı için aranan standartları karşılamadığını belirtmiştir. Sonuç olarak mahkeme, Öcalan’a verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının; AİHS m.3 ile ortaya konan amaç bakımından “indirilebilir” olarak kabul edilemeyeceğini belirterek, “insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya ceza yasağının” ihlal edildiğine karar vermiştir.
İstisna olarak suç tarihi 14.04.2020 tarihinden önce olması halinde koşullu salıverilmenin geri alınması için yeni suçun denetim süresi içerisinde işlenmesi gerekmektedir. Denetim süresi ise koşullu salıverilme süresinin yarısı kadardır. Örneğin, Ali’nin 12 Yıllık süreli hapis cezasının infazına 01.01.2023 tarihinde başlanılması halinde koşullu salıverilme oranı ¾ olduğu için 01.01.2032 koşullu ve 01.01.2035 tarihinde ise hak ederek salıverilecektir. Suç tarihinin 14.04.2020 tarihinden önce olması halinde Ali’nin denetim süresi, üç yıllık koşullu salıverilme süresinin yarısı, yani 1,5 yıl olacaktır. Bu durumda Ali 01.01.2032 tarihinde koşullu salıverilecek ve denetim süresi koşullu salıverilme süresinin yarısı olduğu için 01.06.2034 tarihine kadar yeni bir suç işlemesi halinde koşullu salıverilmesi geri alınabilenecekken, bu tarihten sonra ise koşullu salıverilmesinin geri alınması mümkün değildir. Ancak; bu denetim süresinin koşullu salıverilme ile hak ederek tahliye tarihi arasında olan ve mahpusun koşullu salıverildiği sürenin yarısının denetim süresi olması 14.04.2020 tarihinden önce işlenen suçlar içindir. Bu tarihten sonra mahpus koşullu salıverilme ve hak ederek tahliye tarihleri arasındaki sürenin tamamı denetim süresi olarak kabul edilir ve bu süre zarfında yeni bir suç işlenmesi halinde mahpusun koşullu salıverilmesi geri alınır.
3713 Sayılı Kanun kapsamında işlenen suçlarda verilen müebbet hapis cezasında koşullu salıverilme miktarı 30 yıldır. Suç tarihi, 14.04.2020 tarihinden önce ise koşullu salıverilme süresinin yarısı denetim süresi olacağı için mahpus koşullu salıverildikten sonra artı 15 yıl denetim süresi olacak ve mahpusun bu denetim süresinde yeni bir suç işlemesi halinde koşullu salıverilmesi geri alınacaktır. Suç tarihi 14.04.2020 tarihinden sonra ise koşullu salıverildikten sonra artı 30 yıl denetim süresi içerisinde mahpusun bir suç işlemesi halinde koşullu salıverilmesi geri alınacaktır.
Tutukluluk Süresinin Mahsubu İle Haksız Tutuklama Sebebiyle Tazminat
TCK 63. Maddesinde, hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün haller nedeniyle geçirilmiş süreler, hükmolunan hapis cezasından indirilir. Adlî para cezasına hükmedilmesi durumunda, bir gün beş yüz Türk Lirası sayılmak üzere, bu cezadan indirim yapılır. Öncelikle mahsup işleminde bir hükmün diğerinden mahsubu mümkün değildir. Mahsup işleminde mahsup edilen ilamda kesinleşme tarihinden sonra yeni bir suç işlenmesi halinde mahsup işlemi yapılamaz. Ancak suç tarihinde mahsup edilen ilamın kesinleşme tarihinden önce ise mahsup mümkündür. Mahsup edilen ilamda CMK 141-142 maddeleri kapsamında yani haksız tutuklama nedeniyle tazminat alınmasına rağmen mahsuba engel değildir. Ancak mahsup işlemi yapılmışsa tazminat talep edilemez. Mahsup işlemini açıklamak için bir pratik yapmak gerekirse; Ali kasten yaralama suçundan dolayı yargılanmış ve 01.01.2021-01.01.2023 tarihleri arasında iki yıl tutuklu kalmış akabinde 01.01.2024 tarihinde hakkında beraat kararı verilmiş, nihayetinde 01.01.2025 tarihinde ise beraat kararı kesinleşmiştir. Bu durumda Ali 01.01.2025 tarihinden sonra yeni bir suç işlerse iki yıllık tutuklu kaldığı süreyi mahsup edemez. Suç tarihi 01.01.2025 tarihinden önce ise iki yıllık tutukluluk süresinin mahsubu mümkündür.
Kararın HAGB olması halinde ise HAGB kararı kesinleştikten sonra yeni bir suç işlenmesi halinde HAGB süresinde tutuklu kalınan süresinin mahsubu mümkün değildir. Yargıtay 18. C.D 11.01.2016 2015/30987 E. Ve 2016/108K. Sayılı ilamında; Hükümlünün tutuklu kaldığı ve mahsup edilmesini istediği Bitlis Ağır Ceza Mahkemesinin 19.02.2009 tarih ve 2008/162 esas, 2009/36 karar sayılı hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararının 27.02.2009 tarihinde kesinleştiği ve kesinleşmesinin üzerinden mahsup kararı verilen tarih itibariyle henüz 5 yıllık denetim süresinin dolmamış olduğu, suç tarihinin ise 12.08.2004 olduğu, hâlen infaz edilmekte olan Erciş Asliye Ceza Mahkemesinin 14/07/2009 tarihli ve 2009/3 esas, 2009/414 sayılı kararına konu suç tarihinin ise 20/08/2005 olduğu, bu hâliyle tutuklu kalınan ve mahsup edilmesi istenen kararın kesinleşmesinden önce işlenmiş bir suç bulunduğu ve tutuklu kalınan suçun beraatle veya mahkûmiyetle sonuçlanmasının mahsup işlemi için önemli olmadığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile sonuçlanan kararın henüz denetim süresinin dolmamış olması nedeniyle 5 yıllık denetim süresinin sonunda beraat etme ihtimali hukuken mümkün bulunduğundan infazı halen devam eden mahkûm için telafisi imkânsız sonuçlar doğabileceğinden, mahsup isteminin koşulları oluştuğu takdirde yapılması gerekmekle mahsup koşulların oluştuğu anlaşıldığından, Erciş 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 13.08.2014 tarih ve 2009/3 esas, 2009/414 karar sayılı Ek Kararında bir isabetsizlik görülmediğinden kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.
Uyarlama, Af, Tazyik Hapsi, Zorlama ve Disiplin Hapsi, Uzlaşma ile sonuçlanan ilamlarda tutuklu kalınan sürelerin mahsubu mümkün değildir. Yargıtay 1. C. D 2016/3357E.,2016/4165K. Ve 2020/3337E.,2021/13158Kile Yargıtay 18. C.D 2015/30987E., 2016108K
B) AÇIK CEZA İNFAZ KURUMUNA AYRILMA
Açık Ceza İnfaz Kurumları: Hükümlülerin iyileştirilmelerine, çalıştırılmaları ve meslek edindirilmelerine öncelik verilen, firara karşı engelleri ve dış güvenlik görevlisi bulunmayan, güvenlik bakımından kurum görevlilerinin gözetim ve denetimi ile yetinilen kurumlardır. (5275 Sayılı Kanun M. 14/1.) Hükümlüler koşullu salıverme tarihlerine belli bir süre kaldığında kapalı ceza infaz kurumlarından açık ceza infaz kurumlarına alınırlar. Kapalı ceza infaz kurumundan açık ceza infaz kurumuna kural olarak; iyi hâlli olan ve koşullu salıverilme tarihine yedi yıl veya daha az süre kalanlardan cezaları on yıldan az olanlar bir ayını, on yıl ve yukarı olanlar ise onda birini kapalı kurumlarda infaz ettikten sonra geçebilirler. (Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği m. 6/1-a). Açık Ceza İnfaz Kurumuna ayrılabilmek idare ve gözlem kurulunun olumlu kararlarının infaz hâkimliği tarafından onaylanmasından sonra mümkündür.
Kasten işlenen suçlarda toplam ceza 3 yıl ve altı ise infazının tamamı doğrudan açık ceza infaz kurumunda yapılırken, 3713 Sayılı Kanun kapsamında işlenen suçlarda ise ceza miktarına bakılmaksızın mahpus doğrudan kapalı ceza infaz kurumuna alınarak infazına başlanır.
Açık Ceza İnfaz Kurumuna Ayrılmak İçin “Örgütten Ayrılma Kıstası” Hakkında:
Şeklindedir.
Türkiye kamuoyunda rtülü af olarak bilinen 7242 ve 7456 Sayılı Kanunlarla 3713 Sayılı Kanun kapsamında verilen hapis cezalarınıında açık ceza infaz kurumlarına ayrılma konusunda lehe hüküm bulunmamaktadır. Ancak adi suçlarıı hakkında ciddilehe düzenlemeler yapılmıştır.
C) DENETİMLİ SERBESTLİKTEN YARARLANMA
Denetimli Serbestlik: Mahkemece belirtilen koşullar ve süre içinde, denetim ve denetleme planı doğrultusunda hükümlünün toplumla bütünleşmesi açısından ihtiyaç duyduğu her türlü hizmet, program ve kaynakların sağlandığı toplum temelli bir uygulamayı ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle denetimli serbestlik, hükümlülerin suç işlemesine neden olan davranışlarının düzeltilerek, tekrar suç işlemelerinin önlenmesi, ceza infaz kurumundan salıverilen hükümlülerin takip edilmesi, madde bağımlılarının rehabilitasyonu, mağdurların uğradıkları zararın giderilmesi ve bu yolla toplumun korunması şeklinde tanımlanmaktadır.
Denetimli Serbestlikten Yararlanma Şartları:
3713 Sayılı Kanunda belirtilen suçları işleyen hükümlüler, Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği 6/1-ç “Terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması,” hükmü gereğince belirtilen iki istisna halinden yararlanamamaktadırlar. Ancak, mahpusun koşullu salıverilmesine 1 yıl ve daha az süre kalması halinde açık ceza infaz kurumlarına ayrılması gerekmektedir. Açık ceza infaz kurumunda bulunmayan mahpusun denetimli serbestlikten yararlanmasına engel teşkil etmektedir. Kanunca tanınan bir hakkın bu haliyle yönetmelikle kısıtlanmıştır. Normlar hiyerarşisinde kanun, yönetmelikten üstün olduğu için bu iki istisna halinin olduğu durumlarda mahpuslar her ne kadar açık ceza infaz kurumuna ayrılamasa da denetimli serbestlikten yararlandırılmalıdır. Kaldı ki Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2024/552 E. , 2024/5260K. Sayılı kararı da aynı doğrultudadır.
D) TEKERRÜR HÜKÜMLERİ
Suçta Tekerrür: Önceden işlenen bir suçtan dolayı verilen ceza hükmü kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde “suçta tekerrür” söz konusu olur ve cezaların infazı bakımından tekerrür hükümleri uygulanır.
Tekerrürün Şartları:
3713 Sayılı Kanun Kapsamında işlenen suçlarda ise tekerrür halinde verilen cezanın tamamı ceza infaz kurumunda infaz edilir ve hükümlü koşullu salıverilmez. 3713 Sayılı Kanun 17/3 maddesinde “…Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar, hükümlerinin kesinleşme tarihinden sonra bu Kanunun kapsamına giren bir suçu işlemeleri halinde, şartla salıverilmeden yararlanamazlar…” denilmektedir. 5275 Sayılı Yasanın 108/2 maddesinin tekerrür nedeniyle koşullu salıverilme süresine eklenecek miktarın tekerrüre esas alınan cezanın en ağırından fazla olamayacağı hükmünün aksine ve tekerrürde koşullu salıverilme için esas alınan 2/3 oranından ziyade mahpusun bihakkın tahliye tarihine kadar ceza infaz kurumunda cezasının infaz edileceği düzenlenmiştir. Bir örnek vermek gerekirse; 3713 Sayılı Kanunda tanımlanan bir suçtan verilen ve kesinleşen 1 yıllık süreli hapis cezasından sonra tekrar bu kanun kapsamında işlenen bir suçtan dolayı 20 yıllık süreli hapis cezası verilmesi halinde 20 yıllık cezada koşullu salıverilme söz konusu olmayacak ve mahpus cezasının tamamını ceza infaz kurumunda geçirecektir. Hâlbuki 5275 Sayılı İnfaz Kanunun 108/2 Md. gereği 20 yıllık cezanın koşullu salıvermesi ¾ oranında 15 yıl olarak belirlendikten sonra tekerrür nedeniyle koşullu salıverilme süresine eklenecek miktarın tekerrüre esas alınan cezanın en ağırından fazla olamayacağı şartı nedeniyle 1 yıl daha eklenmeli ve koşullu salıverilme süresi 16 yıl olarak hesaplanmalıydı. Bu konuda 5275 Sayılı Kanun 108/2. Maddesinin lehe bir düzenleme olması sebebiyle 3713 sayılı yasa kapsamında işlenen suçların infazında tatbiki ile aleyhe olan 3713 sayılı yasanın koşullu salıverme başlıklı 17/3 maddesinin uygulanmaması gerekmektedir. Ancak infaz hâkimliklerinin kararlarında lehe kanun uygulamasına pek rastlanmamakta, hatta lehe uygulamanın istisna olduğunu gerçeği ortadadır. Bu sorun kanunda kaynaklanmaktadır. Zira 3713 Sayılı Kanunun koşullu salıverilme başlıklı 17. Maddesi ile 5275 Sayılı İnfaz Kanunun Koşullu Salıverilme ve Mükerrerlere Özgü İnfaz Rejimi Başlıklı 107 ve 108 maddeleri paralel düzenlemeler içermemektedir. Bu nedenle koşullu salıverilmede lehe kanun uygulanma zorunluluğu 5237 Sayılı TCK 7 Maddesi nedeniyle 3713 Sayılı Yasanın 17 maddesinden ziyade 5275 Sayılı Kanunun 107 ve 108. Maddeleri uyarınca tatbik edilmelidir.
E) CEZALARIN İÇTİMASI (TOPLANILMASI)
Cezaların İçtiması: Bir mahpus hakkında başka kesinleşmiş hükümler bulunur ise koşullu salıvermenin tarihini belirleme yönünden infaz hâkimliğinden bir toplama kararı istenir. Ayrıca adli para cezasından çevrilen ve ceza infaz kurumunda infaz edilme aşamasına gelen hapis cezaları da toplama kararına dahil edilir. Başka bir anlatımla her kesinleşen ve infaza gönderilen ilam olması halinde; mahpusun tüm cezaları yeniden toplanılır ve infaz kurumunda veya denetimli serbestlikte geçirilen süre mahsup edilir. Cezaların toplanması veya içtiması koşullu salıverilme tarihine kadar mümkündür. Mahpus koşullu salıverildikten sonra başka bir cezası gelmesi halinde içtima mümkün değildir. ( 5275 Sayılı İnfaz Kanunu 99/1)
Cezaların Gerçek İçtimasında Başlıca Sorunlar
Birden fazla cezanın toplanarak infazı hâlinde açık kuruma ayrılmada esas alınacak suç, koşullu salıverilme tarihine en az sürenin arandığı suçtur. (Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği m. 6/3). Örneğin; mahpus örgüt üyeliği suçundan verilen cezanın infazında, koşullu salıverilme tarihine bir yıl kala açık ceza infaz kurumuna ayrılabilirken, kasten insan öldürme suçunda ise koşullu salıverilme süresine yedi yıl kala açık ceza infaz ayrılabilir. Bu durumda örgüt üyeliği ile kasten insan öldürme veya başkaca adi nitelikte bir suçtan dolayı verilen cezaların içtiması halinde en aleyhe olan yani açık ceza infaz kurumunda daha az kalmaya sebep olan suçun yani örgüt üyeliğine ilişkin infaz rejimi esas alınmaktadır.
F) İNFAZ SİSTEMİNDE “TERÖR SUÇU” SORUNU
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 24.05.2023 tarihli, 2020/403 E. ve 2023/296 K. Sayılı Kararının İlgili Kısımları “(…) 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 17. maddesi; ‘Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanlar hakkında, koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması bakımından 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 107. maddesinin dördüncü fıkrası ile 108. maddesi hükümleri uygulanır...’ şeklinde düzenlenmiş olup bu maddeye ilişkin Komisyon gerekçesi de; ‘Terörle Mücadele Kanunu’nun, Tasarının çerçeve 11. maddesiyle değiştirilen 17. maddesinin birinci fıkrasında, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesine yapılan yollamanın, bu maddenin dördüncü fıkrasıyla sınırlandırılmasına yönelik değişiklik yapılmıştır. Böylece, örgüt mensubu suçlu olmasalar bile, Terörle Mücadele Kanunu’nun örneğin 6. maddesi ile 7. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan suçların failleri hakkında da Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 107. maddesinin örgüt mensubu suçlulara ilişkin koşullu salıverilme ve hatta mükerirlere özgü güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.’ biçiminde ifade edilmiştir. Bu hükümde açık bir ifadeyle TCK’nın 58. maddesinin dokuzuncu fıkrasından söz edilmemekle birlikte, bu fıkrada öngörülen infaz koşullarını düzenleyen 5275 sayılı Kanunun 107 ve 108. maddelerine yapılan atıf karşısında, 3713 sayılı Kanunda sayılan suçların işlenmesi amacıyla kurulan silahlı örgütler açısından özel ve istisnai düzenleme getirildiği, dolayısıyla bu Kanunda sayılan suçları işleyen faillerin tehlikelilik durumları dikkate alınarak haklarında söz konusu infaz usulünün uygulanabilmesi için örgüt mensubu suçlu olma şartının aranmadığı anlaşılmaktadır."
Yargıtay 3. Ceza Dairesi 2023/7142 2023/4717 03.07.2023 Tarihli kararının ilgili kısmı "...Suç örgütünün tanımlanıp yaptırıma bağlandığı 5237 sayılı TCK’nın 220’üncü maddesinin 7’nci fıkrasında yardım fiiline yer verilmiştir. “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, örgüt üyesi olarak” cezalandırılacağı belirtilmiş, anılan normun konuluş amacı, gerekçesinde; “örgüte hakim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişi, örgüt üyesi olarak kabul edilerek cezalandırılır.” şeklinde açıklanmış, 765 sayılı TCK’nın sistematiğinden tamamen farklı bir anlayışla düzenlenen maddede yardım etme fiilleri de örgüt üyeliği kapsamında değerlendirilerek, bağımsız bir şekilde örgüte yardım suçuna yer verilmemiştir.
Yukarıda değinilen suçların mahkûmiyet hükmünün infazında 3713 Sayılı Kanunun 17. Maddesini atfı ile 5275 Sayılı İnfaz Kanunu 107/4 ve 108. Maddeleri uygulanır. Başka bir anlatımla koşullu salıverilme oranı 3/4 olarak belirlenir ve denetimli serbestlik ile açık ceza infaz kurumuna ayrılma süre ve şartları örgüt üyesi suçundan mahkûm edilen mahpusun infazına göre infaz edilir. Hâlbuki, adi suç örgütlerinde fail örgüt üyesi olarak kabul edilmez ve bunun sonucu olarak koşullu salıverilme oranı 1/2 ve denetimli serbestlik hükümlerinden faydalanması ile açık ceza infaz kurumuna ayrılması örgüt üyesinin infaz koşullarına göre yapılmaz. TCK’nin 220/7 maddesi ve 314/4 maddesi delaletiyle 314/2 maddesi uyarınca hüküm kurulması halinde bu suçla beraber 3713 Sayılı Kanunu 4 maddesinde sayılan suçların da işlenmesi halinde fail örgüt üyesi olarak kabul edildiği için beraber işlenen suçlarda da koşullu salıverme oranı 3/4 olarak uygulanır ve temel cezadan 3713 Sayılı Kanunun 5/1 maddesi uyarınca (Çocuklar hariç ) yarı oranında artırım yapılır. Özetle 3713 Sayılı Kanunun 17 madde gerekçesi ve TCK’nin 220/7 maddesi ve 314/4 maddesi delaletiyle 314/2 ve 314/3 maddesi uyarınca mahkûmiyet hükmü kurulması halinde 5275 Sayılı İnfaz Kanunu 107/4 ve 108 maddelerinin tatbiki ile infaz edilir. Ancak adi örgütlerde örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan 107/4 ve 108. Maddelerine herhangi bir atıf yapılmadığı için beraber işlenen suçlar da dâhil olmak üzere cezanın infazında genel oran olan olarak 1/2 koşullu salıverilme oranı uygulanmaktadır. Adi örgütlerde kanun koyucu ve Yargıtay örgüte yardım eden ya da adına suç işleyeni örgüt üyesi olarak nitelendirmemekte ancak 3713 Sayılı yasa kapsamında işlenen suçlarda yardım eden örgüt üyesi olarak kabul ederek ceza infazı örgüt üyesiymiş gibi yapılmaktadır.
Bilindiği üzere istisnalar hariç Ceza Muhakemesi Kanunu 286/2-a maddesi gereği ilk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarına karşı temyiz kanun yolu kapalıdır. CMK 286/3-a/11 maddesi gereği 3713 Sayılı Kanun kapsamında örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme veya örgüt adına suç işleme suçunda ise ceza süresine bakılmaksızın temyiz kanun yolu açıktır. Mahkeme TCK’nin 220/7 maddesi ve 314/4 maddesi delaletiyle 314/2 ve 314/3 maddesi uyarınca cezalandırma yoluna gittiğinde beraberinde 3713 Sayılı Kanunu 4. Maddesinde sayılan suçlardan birinin işlenmesi halinde 3713 Sayılı Kanunun 5/1 maddesi uyarınca beraber işlenen suçta temel cezadan yarı oranında artırım yapılmaktadır. Buradaki sorun, bahsi geçen suçla beraber işlenen diğer suçlarda (3713-m. 4) 5 yıl ve daha az süreli hapis cezalarında temyiz kanun yolunun kapalı olmasıdır. Bu durumda mahkeme kararı ile örgüte üyesi olmayan kişinin beraber işlenen ve ceza süresi 5 yıl ve altı olan suçlarda hüküm kurulurken örgüt üyesiymiş gibi cezasının artırılması ve infazının örgüt üyesi gibi yapılması sonucunu doğurmaktadır.
Bir örnekle açıklamak gerekirse; Ali TCK'nin 220/7 delaletiyle 314/2 Maddesi Kapsamında 2 yıl 1 Ay süreli hapis cezasına çarptırıldı. Ali hakkında aynı fiil kapsamında TCK 265. Maddesine aykırı olarak kolluğa mukavemet nedeniyle temel ceza olarak 2 yıl ve 3713 Sayılı Kanunun 5/1 maddesi uyarınca yarı oranında artırım yapılmak suretiyle sonuç ceza 3 yıl olacak şekilde hüküm kuruldu. Ali bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurdu. İstinaf mahkemesi Ali'nin istinaf başvurusunu esastan reddine karar vererek örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan temyiz kanun yolu açık ve kolluğa mukavemet suçundan ise kesin karar verir. Ali'nin 3 yıllık cezasının infazı başlar ve infazı örgüt üyesiymiş gibi yani 3713 Sayılı Kanunun 17. Maddesinin atfı ile 5275 Sayılı Kanunun 107/4 ve 108. Maddelerine göre yapılır. Ali örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçu açısından temyiz kanun yoluna başvurması üzerine Yargıtay 3. Ceza Dairesi 2 ay sonra suçun unsurları oluşmadığı bahisle bozma kararı verir. Bunun üzerine Ali 1 ay sonra ilk derece mahkemesinde bozma üzerine yapılan yargılamada ilk celsede beraat eder. Şimdi bu örnekte Ali TCK 220/7 delaletiyle 314/2 Maddesi uyarınca cezalandırıldığı için kolluğa mukavemet suçundan verilen cezadan yarı oranında artırım yapılarak cezasının infazı örgüt üyesiymiş gibi infaz edilmektedir. Bu konuda büyük bir kanuni boşluk ve belirsizlik hali mevcuttur. Zira TCK m. 314/2 ile birlikte işlenen suçlarda temyiz kanun yolu 5 yıl ve altı cezalar için kapalı olduğundan kesinleşen ceza hükmünün temyiz edilen hüküm sebebiyle artırılması ve 5275 Sayılı Kanununun 107/4 ve 108. maddeleri uyarınca fazla süre ceza infaz kurumunda kalınmasına sebep olmaktadır. Bu noktada TCK 314. Maddesi ile beraber işlenen suçlarda da süreye bakılmaksızın temyiz kanun yolunun açık olmasının mahkemeye erişim hakkı babında gerekliliği ortadadır.
3713 sayılı Kanununun 2. maddesinde terör suçlusunun tanımı yapılmış aynı kanununun 3. maddesinde ise terör suçları tek tek sayılmak suretiyle belirlenmiştir. Yine 3713 sayılı Kanunun 4. Maddesinde suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde terör suçu sayılacak suçlar tek tek sayılmıştır. 3713 sayılı Kanunun 7/2’nci fıkrasında düzenlenen “Terör Örgütü Propagandası Yapmak” suçu ise aynı kanunun 3. ve 4. Maddeleri kapsamında sayılan suçlar arasında yer almamaktadır. 3713 sayılı Kanunun 2. Maddesine göre bir kişinin terör suçlusu olarak kabul edilmesi için örgüt mensubu olması veya örgüt mensubu olmasa dahi örgüt adına suç işlemesi zorunlu unsurdur. Bu itibarla 3713 sayılı kanunda düzenlenmiş olan tüm suçları, terör suçu; faillerini de terör suçlusu olarak gören genel bir amaç veya kapsam maddesi bulunmamaktadır. Terör suçlusunun tanımlanmış, terör suçlarının ve terör amacıyla işlenecek suçların ise sayılmak suretiyle sınırlı olarak belirlenmiş olması karşısında kanunun 7/2 maddesinde düzenlenen “Terör Örgütü Propagandası Yapmak” suçunun, terör suçu olarak kabul edilemeyeceği açıktır. Nitekim Yargıtay 1.Ceza Dairesinin 13/05/2019 tarih, 2018/4760 Esas ve 2019/2705 Karar sayılı Kanun Yararına Bozma sonucu verilen kararında, "....-yönetmeliğin 6/2-c ve ç bendi dışında kalan terör ve örgütlü suçlardan mahkum olanlar açık kuruma ayrılamayacaktır. Somut olayda hükümlünün infaza konu cezasının terör örgütü propagandası yapmak suçuna ilişkin olduğu, hükümlünün işlediği suçun niteliği gereği örgüt mensubu olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı gibi örgütün yönlendirmesi sonucu örgüt adına bu suçu işlediğine ilişkin de kesinleşen kararda bir tespitin bulunmadığı, buna rağmen açık ceza infaz kurumuna ayrılması ve hakkında denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması yönündeki talebi değerlendirildiği sırada Ceza infaz kurumu idaresi ve İnfaz Hâkimliği tarafından örgüt mensubu kabul edilerek hakkında işlem yapılması ve karar verilmesinin, örgüt mensubu olmadığı kesinleşen yargı kararı ile kabul edilen bir kişinin mensup olduğu örgütten ayrılıp ayrılmadığı gibi tamamen sübjektif ve bu dosya açısından hukuki açıdan sonuç doğurması mümkün olmayan bir değerlendirmeye konu yapılmasının da yerinde olmadığı" denilmektedir. Bu nedenle örgüt propagandası suçundan koşullu salıverme her ne kadar ¾ olarak hesaplansa da açık ceza infaz kurumuna ayrılma ve denetimli serbestlikten yararlanma konusunda adi suçlara göre hesaplama yapılır.
3. 6415 Sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanuna Muhalefet Suçuna Dair Mahkumiyet Hükmünün İnfaz Sorunu: Bu kanun kapsamında, suçun tanımlanmasında kanunilik ve öngörülebilirlik problemi bulunmaktadır. Son dönemlerde ceza infaz kurumunda bulunan mahpuslara para yatırılması sebebiyle yüzlerce insan hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu başlık altında 6415 Sayılı Kanunda verilen hapis cezalarının infazının nasıl olması gerektiği irdelenecektir. 3713 sayılı Kanunun 2. Maddesinde “terör suçlusunun“ tanımı yapılmış olup, aynı Kanunun 3. Maddesinde ise "terör suçları" tek tek sayma suretiyle belirlenmiştir. Yine aynı kanunun 4. Maddesinde sayılan suçlar, bir “terör örgütünün" faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde, “terör suçu” sayılacak suçlar tek tek sayılmıştır. 6415 Sayılı Terörün Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanununun tamamı veya 4/1 maddesinde tanımlanan suç ise, 3713 Sayılı Kanunun 3. ve 4. Maddeleri kapsamında sayılan suçlar arasında yer almamaktadır. 3713 Sayılı Kanunun 2. Maddesine göre, bir kişinin “terör suçlusu” olarak kabul edilmesi için örgüt mensubu olması veya örgüt mensubu olmasa dahi örgüt adına suç işlemesi zorunlu unsurdur. Bu itibarla; 3713 sayılı kanunda düzenlenmiş olan tüm suçları, terör suçu ; faillerini de terör suçlusu olarak gören genel bir amaç veya kapsam maddesinin bulunmaması, terör suçlusunun tanımlanmak, terör suçlarının ve terör amacıyla işlenecek suçların ise sayılmak suretiyle sınırlı olarak belirlenmiş olması karşısında 6415 Sayılı Yasaya Muhalefet Suçu "Terör Suçu" olarak kabul edilemediği açıktır.
Bu halde 6415 Sayılı Yasa kapsamında mahkum edilen mahpusun Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6/2-ç maddesi kapsamında yer almadığı, mahpusun hakkında düzenlenen müddetnamede koşullu salıverilme oranının 3/4 olarak belirlenmesinin 6415 Sayılı Yasanın m. 4/7 ".. 3713 sayılı Kanunun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hükümleri, bu suç bakımından da uygulanır." yollaması ile 3713 sayılı kanunun İnfaz Başlıklı 17. maddesinin bir neticesi olup mahpusun "terör suçlusu” olduğu sonucu doğurmadığı açıktır. Zira yukarıda da ayrıntılı olarak açıkladığımız üzere “terör suçu” ve “terör amacı ile işlenen suçlar" 3713 Sayılı Yasanın 3. ve 4. Maddelerinde sayma şeklinde teker teker sayıldığı ve mahpusun mahkumiyet kararının bu tek tek sayılan suçlar arasında olmadığı, 5275 sayılı Kanunun 9/2 maddesi uyarınca cezasının yüksek güvenlikli bölümde çekecek niteliği taşımadığı da anlaşılmaktadır. Ayrıca infazı yapılan suça benzer "Terör Örgütü Propagandası Suçu" kapsamında da daha önce belirttiğimiz hususları değerlendiren Yargıtay 1.Ceza Dairesinin 13/05/2019 tarih, 2018/4760 Esas ve 2019/2705 Karar sayılı Kanun Yararına Bozma sonucu verilen kararı da aynı doğrultudadır. Kaldı ki infazı yapılan mahkûmiyet hükmü 3713 Sayılı Yasanın 3 ve 4. Maddelerinde de yer almadığı gibi propaganda suçundan ayrık olarak 3713 Sayılı Yasa kapsamında da düzenlenmediği açıktır.
5275 Sayılı Kanun Geçici Madde 6/2-a – (Ek: 15/8/2016-KHK-671/32 md.; Değiştirilerek kabul: 9/11/2016-6757/28 md.) (Değişik:14/4/2020-7242/52 md.) "..... 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, Türk Ceza Kanununun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102, 103, 104 ve 105), özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere;
Sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile yetmiş yaşını bitirmiş hükümlüler hakkında 105/A maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “iki yıllık süre, “dört yıl” olarak uygulanır ..."
6415 Sayılı Kanun da hükmedilen cezaların infazı, 5275 Sayılı Kanun Geçici 6/2 maddesinde istisna sayılan suçlardan değildir. Zira 6415 Sayılı Yasanın 4/7 maddesi infaz şartlarının 3713 Sayılı Yasanın İnfazı Başlıklı 17. Maddesinde belirtilen kıstaslara göre çektireceği düzenlenmiştir. Hal böyle olunca 6415 Sayılı Yasanın m. 4/7 yollaması ile 3713 Sayılı Yasanın m. 17/1. uyarınca infazı yapılan mahkumiyet hükmünün sadece koşullu salıverme oranı 3/4 yani "Terör Suçuna" göre yapılacağı anlaşılmaktadır. Açık Ceza İnfaz Kurumuna Ayrılma ile Denetimli Serbestlikten yararlanma şartları " Adli Suçlara" ilişkin hükümler uygulanmalıdır.
3713 SAYILI KANUN KAPSAMINDA HÜKMEDİLEN HAPİS
CEZALARININ İNFAZINDA BAŞLICA SORUNLAR
Disiplin Soruşturması ile Disiplin Cezalarına İtiraz Usulü: Mahpusların disiplin cezalarını gerektiren eylemlerinin öğrenilmesinden itibaren derhâl ve en geç beş gün içinde kurum en üst amirince atanan bir görevli tarafından soruşturmaya başlanır. Bu süre içerinde soruşturma başlanılmazsa mahpusa disiplin cezası verilmez. Soruşturma en geç on beş gün içinde tamamlanır. Firar hâlinde bu süre mahpusun yakalandığının öğrenildiği tarihte başlar. Düzenlenen rapor ve ekleri disiplin kuruluna sunulur. Soruşturma süresi eylemin ve soruşturmanın niteliğine göre infaz hâkiminin yazılı onayı ile yedi güne kadar uzatılabilir. Savunma alınmadan disiplin cezası verilemez. Haklarında disiplin soruşturması yapılanlara, yüklenen eylemin niteliği ve sonuçları ile üç gün içinde savunmalarını vermeleri, aksi hâlde bu haklarından vazgeçmiş sayılacakları yazılı olarak bildirilir. Savunma yazılı olarak sunulabileceği gibi sözlü olarak da yapılabilir. Sözlü savunma tutanakla saptanır. Türkçe bilmeyenlerle, sağır ve dilsizlerin savunmaları tercüman aracılığıyla alınır. Disiplin cezaları disiplin kurulunca evrak üzerinden görüşülerek en geç üç gün içinde karara bağlanır. Disiplin kurulu, disiplin cezası uygulanmasına veya disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar verebilir. Disiplin kurulu kararları gerekçeli olarak yazılır ve kararda şikâyet mercii ve süresi açıkça gösterilir. Disiplin kurulu kararı, haklarında soruşturma yapılanlara idare tarafından derhâl tebliğ edilir. Disiplin cezalarına karşı infaz hâkimliğine itiraz yapılmalıdır. 3713 sayılı yasa kapsamında cezası infaz edilen mahpusların hücre cezalarına mutlaka itiraz etmeli ve sonuç alınmaması halinde AYM’ ye bireysel başvurular yapılmalıdır. Zira yukarıda detaylıca anlatıldığı üzere üç hücre cezası mahpusun koşullu salıverilmesini engellemektedir.
Disiplin Cezalarının İnfaz Şekli: Hücreye koyma ve odaya kapatma cezasının infazına, infaz hâkiminin onayı ile başlanır. Hücreye koyma ve odaya kapatma cezasına ilişkin diğer hükümler saklı kalmak üzere, kesinleşen disiplin cezalarının infazına derhâl başlanır. (5275 Sayılı Kanunu m. 48/3-a) Bazı ceza infaz kurumları mahpusun disiplin cezasını geç infaz etmesi nedeniyle; mahpusun yeniden iyi halli olma sorunu, geç koşullu salıverilmesi veya açık ceza infaz kurumlarına ayrılmama ya da denetimli serbestlikten yararlanmama durumu ortaya çıkmaktadır. Birden fazla disiplin cezası verilmiş olması hâlinde, bu cezalar kesinleşme tarihleri sırasına göre ayrı ayrı infaz edilir. Bir cezanın infazı tamamlanmadan diğerinin infazına başlanmaz.
Akıl hastalığına tutulan mahpusun cezasınıı geriye bırakılır ve , iyileşinceye kadar TCK . maddesinde belirtilen sağlık kurumunda koruma ve tedavi altıınır. Sağlık kurumunda geçen süreler cezaevinde geçmiş sayılır.
Ayrıca akıl hastalığı dışında hastalıklarda cezanıına resmî sağlık kuruluşlarının mahkmlara ayrılan blümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasınıı mahkmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkmun cezasınıı iyileşinceye kadar geri bırakılır.
Mahpus; beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından ve tıî araçlardan yararlanma hakkına sahiptir. Bunun için mahpus ncelikle kurum revirinde, mümkün olmaması hâlinde devlet veya üniversite hastanelerinin mahkm koğuşlarında tedavi ettirilir. (5275 Sayılı İnfaz Kanunu m. 71/1. )
Kurum hekimi veya grevli hekim tarafından yapılan muayene ve incelemeler sonucunda mahpusun cezasını yerine getirmesine engel olabilecek hastalığı saptanırsa durum kurum ynetimine bildirilir.(5275 Sayılı İnfaz Kanunu m. 81/1.)
Cezanıına başlandıktan sonra hastalık nedeniyle mahpusunceza infaz kurumundan hastaneye kaldırılması hâlinde burada geçirdiği süre cezadan indirilir. (5275 Sayılı İnfaz Kanunu m. 100/1)
C) AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASININ İNFAZ SORUNU
Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezası: Mahpusun hayatı boyunca devam eden fakat Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile buna ilişkin tüzükte belirtilen sıkı güvenlik rejimine göre çektirilen hapis cezası türüdür. (TCK. m.47).
D)YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZA İNFAZ KURUMU VE TEHLİKELİ
HÜKÜMLÜ SORUNU
3713 Sayılı Kanun kapsamında infazı yapılan mahpusların infazları bu kurumlarda yapılmaktadır. Bu kurumlara alınan mahpus süreli hapis cezasının 1/3 nü infaz etmediği sürece başkaca kurumlara ayrılamamaktadır. Bu durum mahpusun denetimli serbestlikten yararlanmasını bazı durumlarda engel teşkil etmektedir. Örneğin 3713 Sayılı Kanun kapsamında verilen 2 yıllık bir cezanın infaz hesabı yapıldığında; 2x12=24 aylık bir cezanın koşullu salıvermesi ¾ 18 Ay etmektedir. mahpus bunun 12 aylık süresi denetimli serbestlik ve 6 ayını da kapalı ceza infaz kurumunda geçirmesi halinde cezasının infaz edildiğini söyleyebiliriz. Ancak infazı yapılan suçta toplam cezanın 1/3 bu kurumlarda infaz edilme zorunluluğu bulunduğu için; mahpus koşullu salıverilme oranı düştükten sonra geriye kalan 18 aylık hapis cezasının 8 Ayını kapalı ceza infaz kurumunda ve 10 aylık süresini ise denetimli serbestlikten geçirmektedir.
Aynı şekilde 0-6 yaş arası çocuğu olan kadın mahpusun iki yıllık denetimli serbestlik hakkı ile İnfaz Kanunu m. 110’ da belirtilen kadın mahpusun doğum yapması veya hamilelik durumu ile hasta mahpusa dair özel infaz koşullarının uygulanmasına engel hal oluşturabilmektedir.
Mahpusların tehlikeli hükümlü statüsünden çıkartılması konusunda her ne kadar Adalet Bakanlığının 167 nolu genelgesinde bakanlığın yetkili olduğu düzenlenmişse de 29/03/2020 tarih ve 31083 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğü giren Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik'in İdare ve Gözlem Kurulunun Görev ve Yetkileri başlıklı 28.maddesi ile 29/12/2020 tarih ve 31349 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik'in 14. ve 19. Maddeleri uyarınca hükümlünün tehlikeli hali taşıdığına ilişkin gruplandırmanın İdare ve Gözlem Kurulu tarafından yapılabileceğinin düzenlendiğinden aslında bu yetkinin idare ve gözlem kurullarına geçtiğini belirtebiliriz. Mahpus, tehlikeli olma statüsüne alınması halinde ilgili ceza infaz kurumunun idari gözleminden bu statüde çıkmayı talep edebilmektedir. İnfaz kurumları her ne kadar bu konuda bakanlık görevlidir deseler de yukarıda değindiğimiz mevzuat çerçevesinde idari gözlem kurumlarının yetkili olduğu anlaşılmaktadır.
E) AYM VE AİHM KARARLARINDA “ HÜKÜMLÜ” OLMA SORUNU
AİHM' in yerleşik içtihadı gereğince, serbest bırakılma taleplerinin veya hürriyeti kısıtlayıcı bir cezanın infaz edilme şekillerine ilişkin sorunların incelenmesi, 6. maddenin (1) numaralı fıkrası kapsamında değildir (Neumeister/Avusturya, B. No: 1936/63, 27/6/1968, §§ 22, 23; Lorsé et autres/Hollanda, B. No: 52750/99, 28/8/2001)
AİHM, Sözleşme kurumlarının-tutarlı bir şekilde- Sözleşme'nin 6. maddesinin infaz meseleleri için geçerli olmadığına karar verdiklerini ifade etmektedir. (AB /İsviçre (k.k.), B. No: 20872/92, 22/2/1995)
Özetle AİHM hükümlü ve sanığı ayırarak, başvurucunun bir cezanın infaz edilme şekli bakımından yapılan başvurulara konu bakımından yetkisiz olduğunu belirtmektedir. Hal böyle olunca AİHM; hükümlünün koşullu salıverme, açık ceza infaz kurumuna ayrılma ve denetimli serbestliğe ayrılma durumuna ilişkin yapılan başvurulara “ konu bakımından yetkisizlik kararı” vermektedir.
Koşullu salıverme oranlarının ½ olduğu, bazı suçlarda denetimli serbestlik süresinin dönemsel olarak 3,4, 6 ve hatta 8 yıla çıkması, açık ceza infaz kurumlarına ayrılmada sürelerin uzunluğu, hükümlünün bu haklarından yararlanabilmesinde idari yapıda olan idari gözlem kurullarının tam yetkili olmaları sebebiyle mahkeme ilamlarının anlamsızlaşması, infaz hakimliklerinin kararlarına karşı istinaf veya temyiz yolunun kapalı olması ve bu konularda AYM ve AİHM’ in de konu bakımından yetkisizlik kararı vermesi ile infaz sistemimizde cezaların, evrensel hukuka veya kamu vicdanına uygun infaz edildiğinden söz edilemez.
Ancak önemle belirtmek isteriz ki; hükümlünün koşullu salıverilme, denetimli serbestlik ve açık ceza infaz kurumuna ayrılmaya ilişkin taleplerini değerlendiren mahkemenin kararlarında bariz takdir hatası, kararın gerekçeli olmaması ve mahkeme ile hâkimin yetkisiz olduğu durumlarda AİHM veya AYM konu bakımından yetkisizlik kararı vermez ve başvuruyu esastan inceler.
F) ÇIPLAK/DETAYLI ARAMA SORUNU
Bu konuda ilk olarak “ Makul ve Yeterli Şüphe ” kavramını açıklamak gerekmektedir. Makul şüphe; somut olayda çıplak aramanın vücudun tümünde veya bir kısmında yapılabilmesi için aramayı haklı kılabilecek mantıklı, akla uygun ve gerekli bir sebebin ortaya çıkması demektir. Makul şüphe ile yeterli ve kuvvetli şüpheyi ayırmak gerekir. Makul şüphe basit şüphenin üstünde fakat yeterli veya kuvvetli şüphenin altında bir seviyedir. Şüphe üzerine aramayı yapacak görevlinin o somut olayda çıplak aramayı gerçekleştirmesi için makul yani mantıklı, akla uygun ve gerekli şüpheye mesleki tecrübesi ve bilgisi ile ulaşması gereklidir. Ancak makul şüphe seviyesine keyfi şekilde ulaşılamaz. Yeterli şüphe, somut olaydan kaynaklanır ve çıplak aramanın yapılması gereğini net bir şekilde ortaya koyar. Kuvvetli şüphede ise, artık şüphe yönünden tereddüde mahal olmaz, her yönü ile sübjektif ve objektif olarak şüphe varlığını somut olgularla ve dillerle göstermiştir. Hangi şüphe seviyesinin çıplak aramada tercih edilmesi gerektiği düşünüldüğünde bizce “yeterli şüphe” somut olaylarda çıplak arama için yeterli görülmelidir. Rutin olan yani kuruma giriş ve çıkışlarda yapılması gereken çıplak aramalarda zaten şüphenin varlığı veya yokluğu aramanın yapılmasında önem taşımaz çünkü burada şüpheye bakılmaksızın kanunda sayılanlar veya herkes aramaya tabi tutulur.
Çıpak/detaylı arama yetkisi keyfi olarak veya kötüye kullanılırsa veya hukuki dayanaktan yoksun olursa bu durumda elbette Anayasa m.17 ve İHAS m.3’ün ihlali gündeme gelecektir. Çünkü kötü ve dayanaksız uygulanan çıplak arama bireye insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve hatta ceza uygulanmasına, bu şekilde bireyin onur, şeref ve haysiyetinin zedelenmesine yol açar.
Çıplak Arama Bağlamında Ağız İçi Arama
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28/02/2017 tarihli, 2016/800 Esas ve 2017/120 Karar sayılı kararı ile 19/03/2019 tarihli, 2016/707 Esas ve 2019/220 Karar sayılı kararlarında “…Bu bölgeler haricindeki ağız, koltuk altı gibi beden boşlukları ile ayak, kol, saç arası gibi vücut bölgelerine tıbbi araç veya yöntemler kullanılmaksızın bakılması arama hükümlerine tabidir.” şeklinde hüküm kurulmuştur. Söz konusu kararlara göre, ağız aramasının gerçekleştirilmesi için tıbbi araç veya yöntem gerekli olmadığını belirtmektedir.
Özetle ulusal mevzuat ve Yargıtay içtihatlarında “Ağız İçi” beden çukuru sayılmadığından Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’in “Arama, güvenlik tatbikatı ve sayım” başlıklı 34/2-c maddesi “…Detaylı arama sırasında bedene dokunulmaması için gerekli özen gösterilir ve görevli tarafından eldiven kullanılır. Aranan kişinin beden çukurlarında bir şeyin bulunduğuna dair makul ve ciddi emarelerin bulunması hâlinde öncelikle, hükümlüden madde veya eşyanın kendisi tarafından çıkartılması istenir, aksi hâlde bunun zor kullanılarak gerçekleştirileceği bildirilir. Beden çukurlarındaki arama, cezaevi tabibi tarafından yerine getirilir.” hükmünde belirtilen tabip bulundurma zorunluluğu bulunmamaktadır.
Nelson Mandela Kuralları: Çıplak ve beden çukurlarında aramaya ilişkin esaslar, Belgenin 52. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre;
Ağız içi arama hakkında yukarıda da açıkladığımız üzere ulusal mevzuatımız ile Yargıtay içtihatları uluslararası mevzuat ve uygulamalara aykırıdır. Türkiye bu konudaki yasal mevzuatını taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun hale getirmesi gerekmektedir.
G) “ ÖZEL VE AİLE HAYATINA SAYGI HAKKI” BAĞLAMINDA MAHPUSUN SEVKİ
Türkiye’ de mahpusun ailesinden uzak bir ceza infaz kurumunda tutulması önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. İkameti Kars ili olan bir hükümlü veya tutuklunun Tekirdağ ilinde bulunan bir ceza infaz kurumuna sevki uygulamada sıklıkla rastlanılan bir durumdur. Mahpus yargılandığı mahkemeden yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan ceza infaz kurumlarına nakli ile duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği onlarca Anaysa Mahkemesi ile kararları sabittir. Aşağıda değindiğimiz ulusal ve uluslararası mevzuat kapsamında mahpusun naklinde özellikle Anayasa’nın 20. Maddesinde tanımlanan Özel ve Aile Hayatına Saygı Hakkının ihlal edilmemesi gerekmektedir.
Uluslararası Mevzuat Bakımından Mahpusun Sevki:
Grüldüğü üzere Avrupa Cezaevi Kurallarında ailenin korunması ve aile bireyleri ile mahpusun iletişiminin devamı noktasında gerekli kolaylıkların sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır.
AİHM Kararların Gülmez/Türkiye Kararında: AİHM'e göre hükümlü ve tutukluların özel ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı, ceza infaz kurumu idaresinin hükümlü ve tutukluların ailesi ve yakınlarıyla temasını devam ettirecek önlemleri almasını zorunlu kılmaktadır (Messina/İtalya (No. 2), B. No: 25498/94, 28/9/2000, § 61; Ouinas/Fransa (k.k.), B. No: 13756/88, 12/3/1990; Kučera/Slovakya, B. No: 48666/99, 17/7/2007, § 127). Bu hakka getirilen sınırlamalar suç ve düzensizliğinin önlenmesi için güvenlik nedeniyle uygulamaya konulmuş olsa da haklı bir gerekçeye dayanmalıdır (Gülmez/Türkiye, B. No: 16330/02, 20/5/2008, § 46).
H) MAHPUSUN SÜRELİ VE SÜRESİZ YAYINLARDAN YARARLANMA HAKKI
Türkiye hapishanelerinde uzun yıllardır yayın ve kitap yasağı sorunu çözülememektedir. Bunun başlıca sebebi infaz kurumu yetkililerinin kendi düşünce ve dünya görüşlerine göre yayın ve kitap sınırlandırması getirmeleridir. Bir yayın veya kitaba mahkeme kararı ile yasaklanma gelmediği sürece temininde okunması veya okutulmasında bir yasadışı durum söz konusu değildir. Kaldı ki 5275 Sayılı Yasanın 62/1. Maddesi “Hükümlü, mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla süreli ve süresiz yayınlardan bedelini ödeyerek yararlanma hakkına sahiptir.” temel kuraldır. Bir kitabın veya yayının sakıncalı olup olmadığı konusunda ise aynı maddenin 3. Fıkrasında kurumun düzenini açıkça tehlikeye düşüren bir yazı veya kitaptan bahsedilmektedir. Bu durumdan bahsedebilmek için tehlikenin açık, anlaşılabilir, yakın olması gerekmektedir. Aksi halde tüm yayınların, kurumun düzenini tehlikeye düşürdüğü savı ile yasaklanması gündeme gelecektir ki bu durumun da anayasallık sorunu taşıdığı açıktır.
AYM’ ye Göre Mahpusun İnfaz Kurumlarına Kitap ve Yayına Ulaşabilmesi: Abdullah ÖCALAN’ a kitapları verilmemesi üzerine yapılan 2013/409 başvuru numaralı Abdullah Öcalan Başvurusunda ; “kitap bir bütün olarak incelendiğinde şiddeti övdüğü, başvurucunun kavramsallaştırmasına göre “önümüzdeki süreçte” kişileri terör yöntemlerini benimsemeye başka bir deyişle şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik ettiği yönünde değerlendirilmemiştir. Aksine, bir süredir güvenlik güçleri ile silahlı çatışmaların olmadığı bir ortamda başvurucu, kendi bakış açısıyla Kürt meselesini analiz etmekte; silahlı çatışmaya son verilmesini ve demokratik çözüm konusunda uzlaşılmasını talep etmektedir. Başvurucunun kitapta dile getirdiği meseleler gibi kamunun çıkarlarına ilişkin siyasi açıklamalar veya toplumsal sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasında kamusal yetki kullanan makamların çok dar bir takdir aralığı olduğuna işaret etmek gerekir. Kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş olmayan düşüncelere, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama getirilemez. Bu sebeple, başvuruya konu kitabın toplatılmasına gerekçe gösterilen nedenlerin başvurucunun düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ve bu kapsamda basın özgürlüğüne yönelik müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmadığı sonucuna varılmıştır. “ denmektedir.
Anayasa Mahkemesi İbrahim Bilmez başvurusunda da “hakkında herhangi bir yasaklama kararı olmayan herkesin erişebileceği bir derginin, PKK terör örgütü lideri Öcalan’ın ceza infaz kurumuna girdikten sonra yazmış olduğu eserden alıntılara yer vermesi nedeniyle adı geçeni ve terör örgütünü öven ve meşru göstererek kurumun güvenliğini tehlikeye soktuğundan bahisle eğitim kurulunca yasaklanarak mahpusun erişimine izin verilmemesinde; “Başvuruya konu olayda, “cezaevi güvenliği” başlığı altında somutlaşmış olan “kamu düzeninin korunması” meşru amacı çerçevesinde, başvurucunun Dergiye erişimi engellenmiştir. Gerçekten, Derginin 72 ilâ 77. sayfalarındaki makale incelendiğinde, yazarın, terör örgütünün yürüttüğü şiddet içeren silahlı faaliyetlerini, “Kürt Özgürlük Hareketi” olarak nitelendirdiği, bu kapsamda yapılan silahlı şiddet eylemlerini meşrulaştıran ifadeler kullandığı ve terör örgütünün toplumun değişik tabakalarını hedef alan illegal yapılanmalarını övdüğü anlaşılmaktadır” belirlemesi yapmakla beraber hak ihlali kararı vermiştir. Zira “ tüm bunlara rağmen, Ceza İnfaz Kurumunun iç güvenliğinden sorumlu kamu otoritesinin bir parçası olan Eğitim Kurulunun müdahale oluşturan kararının gerekçesinden, Derginin başvurucuya ulaştırılmasına izin verilmesinin, Kurum güvenliği bakımından ne tür somut risk ve tehlikeler taşıdığı anlaşılamamaktadır. Bu bağlamda, anılan kararda dayanılan, Dergide Abdullah Öcalan’ın kitaplarından alıntılar yapılması (kıyasen bkz. B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 101), adı geçeni ve terör örgütünü övücü, meşrulaştırıcı ifade ve yorumlara yer verilmesi olarak ifade edilen gerekçelerin, “cezaevi güvenliği” bağlamında “ilgili ve yeterli” olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla, Dergiye erişiminin engellenmesi suretiyle başvurucunun haber veya fikirlere ulaşma hakkına getirilen kısıtlamanın, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatine ulaşılamamıştır” gerekçesiyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.” Denmektedir. (AYM, İbrahim Bilmez, B. No: 2013/434, T. 26/02/2015, §§ 84, 85.)
AİHM’ e Göre Mahpusun İnfaz Kurumlarına Kitap ve Yayına Ulaşabilmesi: AİHM Yüksek Mahkeme sorunu kanunilik ilkesi açısından da incelemiş ve 62. madde düzenlemesinin yayınların resmi dil dışında bir dilde olması sebebiyle tutuklu ve hükümlülere verilmesine kısıtlama getirilebileceği yönünde belirleme içermediği ve gerekçede de talebin 62/3 gereğince reddedildiğine ilişkin belirleme olmaması nedenleriyle yasa ile öngörülme şartını karşılamadığını belirtmiştir. AİHM, tutuklu olan başvuranın talep ettiği Kürtçe gazetenin verilmemesinin, haber ve bilgiye ulaşımın engellenmesi şeklinde müdahale olduğunu, yasa ile öngörülmediğini, dolayısıyla da başvuranın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir. (YÜKSEK, s. 127.)
Uygulamada, yabancı yayınların mahpuslara ulaştırılmasında sorun yaşandığı, bu yayınların denetimini yapacak personel bulunmaması gerekçesi ile çoğu kez yayın talebinin reddedildiği belirtilmekteydi. Nitekim AİHM’e yapılan bir başvuruda mahkeme herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedilen taleple ilgili hak ihlali kararı vermiştir. Olayda “Bolu F tipi cezaevinde tutuklu olan başvuranın, Kürtçe yayınlanan Azadiye Welad gazetesinin kendilerine verilmesi yönündeki taleplerini inceleyen cezaevi eğitim kurulu, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 62. maddesinin 3. fıkrasındaki “Kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayın hükümlüye verilmez” hükmüne dayanarak söz konusu gazetenin Kürtçe yazıldığını ve ceza infaz kurumunda Kürtçe bilen personel bulunmadığını, bu gazetenin çevirisinin yapılamadığını bu sebeple gazetenin içeriğinin 5275 sayılı yasanın 62. maddesinin 3. fıkrasındaki şartlara uygun olup olmadığını denetleyemediğini belirterek gazetenin verilmesi talebini reddetmiştir. Başvuranın bu karara karşı yaptığı itirazlar da adli makamlarca reddedilmiştir. Başvuran, söz konusu Kürtçe yayın yapan gazetenin Türkiye’de serbestçe satıldığını ve herhangi bir toplatma kararının bulunmadığını, gazetenin çevirisini yapamadığını belirten eğitim kurulunun içeriğini bilmeden ve sakıncalı olduğu yönünde bir tespitte bulunmadan talebini reddettiğini belirterek ifade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesi ile AİHM’e başvurmuştur. AİHM yaptığı inceleme sonunda, tutuklu ve mahpusların özgürlük hakkı dışında AHİS’in güvence altına aldığı diğer tüm hak ve özgürlüklerden yararlanmaya devam edeceklerini, talep ettiği gazetenin verilmemesinin başvuranın haber ve bilgi alma hakkını içeren ifade özgürlüğüne bir müdahale niteliğinde olduğunu belirtmiştir.
Kanun koyucu 14/4/2020 tarihinde 7242 sayılı Kanun’la 62. maddenin 4. fıkrasına eklediği hükümle yabancı dilde yayımlanmış dergilerden hükümlülerin yararlanıp yararlanamayacağına ilişkin meselelerde keyfiliği engelleyecek bir mekanizma öngörmüş ve söz konusu dergilerin ceza infaz kurumuna alınmasında bir sakınca olup olmadığına ilişkin değerlendirmenin yerel otoritelerce değil, daha geniş imkânlara sahip olan Adalet Bakanlığınca yapılacağını düzenlemiştir.
18.06.2024 Tarihli Aktaş v. Türkiye Davası: Abdullah Öcalan ile birlikte İmralı Cezaevi’nde tutulan Veysi Aktaş’a 2015 yılında gönderilen 5 ciltlik kitap seti, İmralı Cezaevi Eğitim Kurulu tarafından “yasak” denilerek verilmemiştir. Aktaş’ın yaptığı itirazların reddedilmesi üzerine dosya AİHM’e taşınmıştır. AİHM, “ifade özgürlüğünün ihlal edildiği” gerekçesiyle yapılan başvuruyu 18 Haziran’da karara bağlamıştır. “Aktaş v. Türkiye Davası” adlı kararda, Aktaş’ın “ifade özgürlüğünün ihlal edildiği” vurgulanmıştır. Kitapların verilmemesini “Aktaş’ın fikir ve bilgi alma hakkının engellenmesi” olarak değerlendiren mahkeme, ayrıca Türkiye’nin 3 ay içerisinde ödenmesi koşuluyla 1000 Euro ödemesine hükmetmiştir.
AYM ve AİHM içtihatlarında Ceza İnfaz Kurumunun iç güvenliğinden sorumlu kamu otoritesinin bir parçası olan Eğitim Kurulunun müdahale oluşturan kararında Kurum güvenliği bakımından ne tür somut risk ve tehlikeler taşıdığı tartışılmalı ve somut olarak ortaya konulmalıdır. Asıl olan mahpusun mahkeme kararı ile yasaklanmayan her türlü yayın ve kitaba ulaşmasıdır. Ceza İnfaz Kurumları bir yayın veya kitabın mahpusa verilmemesi gerektiğine karar verirse; bu kararında mutlaka kamu düzenini bozma konusunda yakın, denetlenebilir ve anlaşılabilir bir tehlikelinin varlığı şarttır.