Duyurular
KENTTE DEMOKRASİ VE TOPLUMSAL BARIŞ ÇALIŞTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ, KENDİMİZİ VE KENTİMİZİ YÖNETMEK:  KENTTE DEMOKRASİ VE TOPLUMSAL BARIŞ ÇALIŞTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ
15.01.2026

KENTTE DEMOKRASİ VE TOPLUMSAL BARIŞ ÇALIŞTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ

KENDİMİZİ VE KENTİMİZİ YÖNETMEK:

KENTTE DEMOKRASİ VE TOPLUMSAL BARIŞ ÇALIŞTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ

10–11 Ocak 2026 tarihlerinde Urfa’da gerçekleştirilen “Kendimizi ve Kentimizi Yönetmek: Kentte Demokrasi ve Toplumsal Barış” çalıştayı, Türkiye’nin uzun yıllardır çatışma, inkâr, güvenlikçi politikalar ve demokratik gerileme ekseninde biriken siyasal ve toplumsal sorunlarının yeniden tartışılmaya başlandığı kritik bir tarihsel eşikte yapılmıştır. Ülkenin yakın dönem siyasal gelişmeleri, Kürt sorunu başta olmak üzere birçok temel meselenin silahlı, güvenlikçi ve merkeziyetçi yöntemlerle çözülemeyeceğini; kalıcı ve onarıcı bir çözümün ancak demokratik, katılımcı ve toplumsal temelli bir yaklaşımla mümkün olabileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.

İki gün boyunca gerçekleştirilen çalıştayda; siyasetçiler, akademisyenler, hukukçular, yerel yöneticiler, kadın örgütleri, emek ve meslek örgütleri, insan hakları savunucuları ve farklı sivil toplum temsilcileri bir araya gelerek barışın toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel boyutlarını çok yönlü biçimde ele almıştır. Farklı deneyimlerin ve perspektiflerin aynı zeminde buluşması, çalıştayın çoğulcu, kapsayıcı ve yerelden beslenen bir tartışma alanı haline gelmesini sağlamıştır. Bu çalıştay, yalnızca iki gün süren bir etkinlik olarak değil; barışın toplumsallaştırılması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve ortak bir söz üretme çabasının önemli bir adımı olarak ele alınmıştır. Burada yürütülen tartışmaların, ortaya çıkan tespit ve önerilerin, ilerleyen süreçte daha kapsamlı bir çalıştay raporuyla kayıt altına alınarak kamuoyuyla paylaşılması ve barış mücadelesine yerelden güçlü bir katkı sunması hedefledik. Bu çalıştayda yürütülen tartışmalar, dile getirilen değerlendirmeler ile ortaya çıkan tespit ve öneriler doğrultusunda hazırlanacak çalıştay raporu, daha kapsamlı ve ayrıntılı bir metin olarak derlenmekte olup en geç bir ay içinde kamuoyuyla paylaşılacaktır.

Bu tarihsel bağlamda çalıştay, barış tartışmalarının yalnızca Ankara merkezli siyasal aktörler arasında yürütülen dar müzakere alanlarına sıkıştırılmasına karşı, barışın gerçek muhatapları olan halkların, kentlerin ve yerel toplumsal dinamiklerin sürece doğrudan dahil edilmesi gerekliliğinden hareketle yapılmıştır. Zira çatışma politikalarının, demokratik gerilemenin ve hak ihlallerinin en somut sonuçları; kent yaşamında, yerel yönetimlerde, toplumsal ilişkilerde ve gündelik hayatta hissedilmektedir. Bu nedenle barışın, soyut bir siyasal söylem olarak değil; kentlerde demokrasi, adalet, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşam temelinde yeniden inşa edilmesi gereken toplumsal bir süreç olduğu kabul edilmiştir.

Çalıştay, barış meselesini yalnızca silahların susması ya da çatışmasızlık hali olarak ele alan dar yaklaşımları aşmayı; barışı, toplumsal adaletin sağlandığı, halk iradesinin tanındığı, yerel demokrasinin güçlendiği ve farklı kimliklerin eşit ve onurlu biçimde bir arada yaşayabildiği demokratik bir toplumsal düzenin inşası olarak tartışmayı ele almıştır. Bu çerçevede çalıştay, barışın yerelde nasıl kök salabileceği, kentlerin barış süreçlerindeki rolü, yerel yönetimlerin demokratikleşmesi ve toplumsal katılım mekanizmalarının güçlendirilmesi gibi başlıklara odaklandık.

Urfa özelinde gerçekleştirilen bu çalıştay, kentin tarihsel, toplumsal ve siyasal özelliklerinden beslenen özgün bir zeminde ele alınmıştır. Uzun yıllardır yoksulluk, mevsimlik tarım işçiliği, zorunlu göç, kayyım uygulamaları ve demokratik temsil sorunlarıyla karşı karşıya kalan Urfa’da, barış ve demokrasi meselesinin soyut bir tartışma değil; doğrudan yaşam koşullarını belirleyen bir gerçeklik olduğu ortaya konulmuştur.

 

Çalıştay süresince yapılan tartışmalar, Türkiye’de barış meselesinin uzun yıllardır dar bir güvenlik ve çatışma eksenine sıkıştırıldığını ortaya koymuştur. Barışın yalnızca silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ya da teknik müzakere süreçleriyle sınırlı ele alınması; adalet, eşit yurttaşlık ve demokratikleşme boyutlarının dışlanmasına yol açmıştır. Bu yaklaşım, geçmiş barış girişimlerinin toplumsal karşılık bulamamasının ve kalıcı olamamasının temel nedenlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle barışın; siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla birlikte ele alındığı, adaleti ve demokratik dönüşümü esas alan bütünlüklü bir çerçeveyle yeniden tanımlanması gerekmektedir.

Çalıştayda yapılan değerlendirmeler, güvenlikçi ve merkeziyetçi yaklaşımlarla yürütülen kentsel müdahalelerin, kentlerin tarihsel, kültürel ve toplumsal dokusunu ağır biçimde tahrip ettiğini ortaya koymuştur. Diyarbakır Sur örneğinde olduğu gibi, çatışma süreçlerinin ardından uygulanan yıkım ve yeniden inşa politikaları; halkın yaşam alanlarından koparılmasına, kentin hafızasının silinmesine ve kent mimarisinin tekçi, denetimci bir anlayışla yeniden şekillendirilmesine yol açmıştır. Bu tür müdahalelerin kentleri yaşanabilir olmaktan çıkardığı ve toplumsal barışı zedelediği tespit edilmiştir. Bu nedenle kentlerin yeniden inşasında güvenlikçi değil, halkın katılımını esas alan, tarihsel dokuya ve kent hafızasına saygılı, yerel ihtiyaçları önceleyen demokratik ve onarıcı bir kentsel planlama anlayışının hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Çalıştayda ortaya çıkan bir diğer önemli tespit, barış süreçlerinin toplumsallaştırılmamasının yapısal bir sorun olduğudur. Geçmiş deneyimler, barışın yalnızca merkezi siyasal aktörler arasında yürütülen kapalı süreçlere indirgenmesinin toplumda güvensizlik yarattığını ve sürecin sahiplenilmesini engellediğini göstermiştir. Halkın, sivil toplumun, kadınların ve yerel dinamiklerin sürece dahil edilmediği her girişimin kırılgan kaldığı ifade edilmiştir. Barış sürecinin; yerel düzeyde forumlar, kent meclisleri ve katılımcı mekanizmalar aracılığıyla toplumsallaştırılması ve halkın doğrudan özne haline getirilmesi önerilmektedir.

Çalıştay, kadınların barışın inşasında tarihsel ve toplumsal olarak merkezi bir role sahip olmasına rağmen, barış süreçlerinin karar alma ve uygulama aşamalarında yeterince temsil edilmediğini ortaya koymuştur. Savaş ve çatışma politikalarının kadınlar üzerindeki özgül ve çok katmanlı etkileri, barışın toplumsallaşmasında kadın deneyiminin vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Bu nedenle barış süreçlerinde kadınların eşit ve etkin temsiliyetinin sağlanması, kadın özgürlüğünü ve toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan politikaların barışın kurucu unsurlarından biri haline getirilmesi gerekmektedir.

Yapılan tartışmalar, eşit yurttaşlık ilkesinin uzun yıllardır inkâr, ayrımcılık ve tekçi devlet anlayışı nedeniyle fiilen ortadan kaldırıldığını ortaya koymuştur. Dil, kimlik, inanç ve kültürel farklılıkların tanınmaması; yurttaşların haklara eşit erişimini engellemekte ve toplumsal barışı zedelemektedir. Bu nedenle barış sürecinin, eşit yurttaşlığı esas alan anayasal ve hukuki düzenlemelerle desteklenmesi; tüm yurttaşların kimlikleriyle, dilleriyle ve inançlarıyla eşit ve onurlu biçimde kamusal yaşamda yer almasının güvence altına alınması gerekmektedir.

 

Yerel demokrasinin zayıflatılması ve kayyım uygulamaları, çalıştayda barışı doğrudan tahrip eden temel sorunlar arasında tespit edilmiştir. Kayyım uygulamalarının yalnızca idari bir müdahale olmadığı; halk iradesinin gasp edilmesi, kadın politikalarının tasfiye edilmesi, çok dilli ve çok kültürlü hizmetlerin ortadan kaldırılması ve katılımcı yönetim anlayışının işlevsizleştirilmesi anlamına geldiği ortaya konulmuştur. Bu durumun kentlerde yoksulluğu artırdığı, göçü hızlandırdığı ve toplumsal aidiyet duygusunu zayıflattığı ifade edilmiştir. Bu nedenle kayyım uygulamalarına son verilmesi, yerel yönetimlerin halk iradesine dayalı, şeffaf ve katılımcı biçimde yeniden düzenlenmesi gerekildiği görülmüştür.

Çalıştayda barış ile hakikat, toplumsal hafıza ve adalet arasındaki bağın yok sayılmasının barışın önündeki en büyük engellerden biri olduğu tespit edilmiştir. Uzun yıllara yayılan inkâr politikaları, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler ve cezasızlık uygulamaları, toplumda derin bir adalet ihtiyacı yaratmıştır. Bu ihtiyaç karşılanmadığı sürece barış söylemlerinin toplumsal karşılık bulamayacağı ifade edilmiştir. Hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri, hasta tutsakların durumu ve tecrit uygulamaları barış söylemiyle açık bir çelişki olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle geçmişle yüzleşmeyi esas alan hakikat ve adalet mekanizmalarının kurulması, cezasızlık politikalarına son verilmesi ve hapishanelerdeki hak ihlallerinin giderilmesi için ivedilikle önlem alınması gerekir.

Kadınlara yönelik şiddetin ve eşitsizliğin, militarist ve güvenlikçi politikalarla doğrudan ilişkili olduğu çalıştayda ortaya konulmuştur. Savaş ve çatışma ortamlarının, kadınların yaşam alanlarını daralttığı ve erkek egemen şiddeti gündelik yaşamda yeniden ürettiği tespit edilmiştir. Kadınların karar alma süreçlerinden dışlandığı bir toplumsal yapıda barışın kalıcı olamayacağı ortak bir görüş olarak dile getirilmiştir. Çalıştay sonucunda barış süreçlerinde kadınların eşit ve etkin temsiliyetinin sağlanması, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan politikaların barışın ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi için çalışma yürütülmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Emek, yoksulluk ve göç alanında yapılan tartışmalar, özellikle Urfa’da mevsimlik tarım işçiliği, güvencesiz çalışma ve zorunlu göçün yapısal sorunlar haline geldiğini ortaya koymuştur. Yoksulluğun derinleştiği, sosyal adaletin sağlanmadığı bir toplumsal zeminde barışın sürdürülebilir olmayacağı ifade edilmiştir. Göçün, hak temelli politikalarla yönetilmediği durumlarda toplumsal uyumu zedelediği tespit edilmiştir. Çalıştay sonucunda emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sosyal adalet politikalarının güçlendirilmesi ve göçün insan hakları temelli yaklaşımlarla yönetilmesi için çalışma yürütülmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Çalıştayda yapılan değerlendirmeler, barışın yalnızca çatışmasızlık hali olarak ele alınmasının yetersiz olduğunu; adaletin tesis edilmediği, cezasızlık politikalarının sürdüğü ve halk iradesinin tanınmadığı koşullarda kalıcı bir barışın mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Geçmiş ve güncel insan hakları ihlallerinin etkili biçimde soruşturulmaması, faili meçhul suçlar, zorunlu göçler, hapishanelerde süregelen hak ihlalleri ve cezasızlık pratiği, toplumda derin bir güvensizlik ve adalet ihtiyacı yaratmaktadır. barış sürecinin merkezine adaletin konulması; cezasızlıkla kararlı biçimde mücadele edilmesi, hakikatle yüzleşmeyi esas alan mekanizmaların kurulması ve devam eden hak ihlallerinin derhal sona erdirilmesi gerekmektedir.

 

Çalıştayda edinilen bir diğer önemli sonuç ise; bölgesel ekonomik geri bırakılmanın ve uzun yıllara yayılan kamu yatırımı eksikliğinin, yoksulluk, işsizlik ve zorunlu göçü derinleştirerek toplumsal barışı zedeleyen temel yapısal sorunlar arasında yer aldığını ortaya koymuştur. Urfa başta olmak üzere bölge kentlerinde üretime dayalı yatırımların yetersizliği, tarım ve sanayinin desteklenmemesi, altyapı ve sosyal hizmet yatırımlarındaki eşitsizlikler, kentlerin ekonomik potansiyelinin açığa çıkmasını engellemiştir. Bu nedenle barış sürecinin, bölgesel eşitsizlikleri gidermeyi hedefleyen kamusal yatırım politikalarıyla desteklenmesi; üretim, istihdam ve yerel kalkınmayı önceleyen, adil ve planlı bir yatırım yaklaşımının hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Çalıştayda yapılan değerlendirmeler, sağlık hakkının bölgesel eşitsizlikler nedeniyle fiilen kullanılamaz hale geldiğini; özellikle Urfa ve çevre illerde sağlık altyapısının yetersizliği, sağlık personeli eksikliği ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan engellerin toplumsal adaletsizliği derinleştirdiğini ortaya koymuştur. Bölgenin uzun yıllardır sağlık yatırımlarından geri bırakılması, önleyici sağlık hizmetlerinin zayıflığı ve sevk sistemine bağımlılık, halk sağlığını doğrudan tehdit etmektedir. Sağlık hakkının eşit ve kamusal bir hak olarak güvence altına alınması; bölgesel sağlık yatırımlarının artırılması, sağlık personeli istihdamının güçlendirilmesi ve yerel ihtiyaçları esas alan kapsayıcı bir sağlık politikası geliştirilmesi gerekmektedir.

Anadilde eğitim, inanç özgürlüğü ve kültürel çoğulculuk alanlarında yaşanan yapısal sorunlar, demokratik barışın önündeki temel engeller arasında tespit edilmiştir. Anadilin kamusal alanda tanınmadığı, farklı kimlik ve inançların eşit yurttaşlık temelinde var olamadığı bir düzenin toplumsal barışı zedelediği ifade edilmiştir. Tekçi ve homojenleştirici politikaların toplumsal gerilimleri artırdığı vurgulanmıştır. Anadilde eğitim hakkının kamusal bir hak olarak tanınması, inanç özgürlüğünün güvence altına alınması ve kültürel çoğulculuğu esas alan politikaların hayata geçirilmesi elzemdir.

Son olarak ekolojik yıkımın ve yaşam alanlarının tahribatının, yalnızca çevresel değil aynı zamanda toplumsal bir adaletsizlik ve barış sorunu olduğu tespit edilmiştir. Doğanın, suyun ve yaşam alanlarının korunmadığı bir yerde barışın kalıcı olamayacağı ifade edilmiştir. Bu nedenle ekolojik adaletin sağlanması, yaşam ve sağlık hakkını önceleyen politikaların geliştirilmesi ve doğayla uyumlu bir toplumsal yaşamın inşa edilmesi önerilmektedir.

İki gün boyunca gerçekleştirilen “Kendimizi ve Kentimizi Yönetmek: Kentte Demokrasi ve Toplumsal Barış” çalıştayı, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal krizin, güvenlikçi ve merkeziyetçi yaklaşımlarla çözülemeyeceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Çalıştayda yapılan tartışmalar, barışın yalnızca çatışmasızlık hali ya da teknik bir siyasal müzakere süreci olmadığını; adaletin tesis edildiği, halk iradesinin tanındığı, yerel demokrasinin güçlendiği ve toplumsal eşitliğin sağlandığı bütünlüklü bir demokratik dönüşüm süreci olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bu çerçevede barışın, ertelenebilir ya da dar siyasal hesaplara indirgenebilir bir mesele değil; toplumun tüm kesimlerini doğrudan ilgilendiren tarihsel bir sorumluluk olduğu ortak bir kanaat olarak ortaya çıkmıştır.

Çalıştaydan çıkan en temel sonuç, barışın merkezden dayatılan kapalı süreçlerle değil; yerelden beslenen, toplumun doğrudan katılımıyla güçlenen ve demokratik meşruiyetini halktan alan bir anlayışla inşa edilmesi gerektiğidir. Kentler, barışın yalnızca sonuçlarını yaşayan alanlar değil; aynı zamanda barışın kurulduğu, toplumsallaştığı ve kalıcı hale geldiği temel zeminlerdir. Bu nedenle yerel demokrasinin güçlendirilmediği, halkın kendi kentini ve yaşamını yönetme hakkının tanınmadığı bir düzende toplumsal barışın kalıcı olması mümkün değildir.

Çalıştayda ortaya konulan tespitler, barış ile adalet, hakikat ve toplumsal hafıza arasındaki bağın koparıldığı her durumda barış girişimlerinin inandırıcılığını yitirdiğini göstermektedir. Geçmişle yüzleşmeyen, cezasızlık politikalarına son vermeyen, hapishanelerdeki hak ihlallerini görmezden gelen bir barış anlayışının toplumda karşılık bulamayacağı açıktır. Aynı şekilde kadınların eşit ve etkin biçimde yer almadığı, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas almayan bir barış süreci eksik ve kırılgan kalacaktır. Emek, yoksulluk, göç, anadilde eğitim, inanç özgürlüğü ve ekolojik adalet alanlarında yaşanan yapısal sorunlar çözülmeden barışın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Bu doğrultuda çalıştay, barışın edilgen bir beklenti değil; aktif, ısrarlı ve kolektif bir toplumsal mücadele alanı olduğunu ortaya koymuştur. Barışın gerçek güvencesi, halkların iradesi, örgütlü toplumsal katılım ve demokratik denetimdir. Bu nedenle barış sürecinin, yalnızca siyasal aktörlerin inisiyatifine bırakılmaması; sivil toplumun, kadınların, emekçilerin, gençlerin ve yerel dinamiklerin sürecin asli özneleri haline getirilmesi hayati önemdedir.

Bu kapsamda Tüm siyasal aktörleri, barış sürecini samimiyet, şeffaflık ve demokratik ilkeler temelinde yürütmeye; güvenlikçi ve vesayetçi yaklaşımları terk etmeye, halk iradesini esas alan demokratik çözümler üretmeye davet ediyoruz. Yerel yönetimleri, kentlerde katılımcı, eşitlikçi ve çoğulcu yönetim anlayışını güçlendirmeye; kayyım uygulamalarına karşı halk iradesini savunmaya çağırıyoruz. Sivil toplum örgütlerini, meslek odalarını, emek ve kadın örgütlerini barışın toplumsallaşması için daha güçlü bir dayanışma ve ortak mücadele zemini oluşturmaya davet ediyoruz. Toplumsal kesimlerin tümünü, barışı edilgen bir beklenti olarak değil; hak, adalet ve demokrasi temelinde birlikte inşa edilecek bir gelecek olarak sahiplenmeye çağırıyoruz.