
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Genel Merkezi olarak, Ocak 2026 tarihinde Rojava’ya ve Halep’te Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelere yönelik saldırılara karşı Türkiye’nin birçok kentinde gerçekleştirilen barışçıl protesto eylemlerine dönük kolluk müdahalelerini, bu müdahaleler sırasında ve sonrasında meydana gelen ağır, yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerini belgeleyen raporumuzu kamuoyu ile paylaşıyoruz. Hazırlanan bu rapor, yalnızca belirli bir zaman diliminde yaşanan ihlallerin kaydını tutmakla sınırlı olmayıp, Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, ifade özgürlüğünün ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının nasıl sistematik biçimde ortadan kaldırıldığını gözler önüne sermektedir.
Rojava’ya dönük saldırılar, Kürt halkının tarihsel, siyasal ve toplumsal kazanımlarına yönelmiş saldırılardır. Bu saldırılar, yalnızca sınır ötesinde yaşanan askeri ya da diplomatik gelişmeler olarak ele alınamaz. Rojava’da inşa edilen öz yönetim, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve halkların birlikte yaşam pratikleri, Kürt halkının bütün coğrafyalardaki varlığı ve mücadelesiyle doğrudan bağlantılıdır. Türkiye’de Rojava’ya dönük saldırılara karşı gerçekleştirilen protestolar da bu nedenle münferit ya da geçici tepkiler değil, Kürt halkının tarihsel deneyimi, kolektif hafızası ve güncel siyasal gerçekliğiyle iç içe geçmiş meşru ve barışçıl itirazlardır. Kürt meselesi bağlamında Türkiye’de yaşanan süreç, Rojava’da bağımsız değildir; aksine Rojava’daki gelişmelerle eş zamanlı olarak Türkiye’de baskı politikalarının yoğunlaştığı açıkça görülmektedir.
Raporumuz, 1 Ocak 2026- 2 Şubat 2026 tarihleri arasında Türkiye’nin birçok ilinde gerçekleştirilen basın açıklamaları, yürüyüşler ve protesto eylemlerine dönük kolluk müdahalelerini kapsamaktadır. Bu süreçte ÖHD üyesi avukatlar tarafından sahada doğrudan gözlem yapılmış, gözaltına alınan kişilerle, avukatlarıyla ve aileleriyle görüşmeler gerçekleştirilmiş, hastane ve adliye süreçleri izlenmiş, basına yansıyan bilgiler ve görsel kayıtlar çapraz şekilde doğrulanmıştır. Elde edilen veriler, ihlallerin tesadüfi ya da münferit olmadığını; yakalama anından gözaltı sürecine, sağlık muayenesinden yargılamaya kadar uzanan zincirin bütün aşamalarında sistematik bir hak ihlali pratiğinin işletildiğini ortaya koymaktadır.
Tespit edilebildiği kadarıyla raporun kapsadığı süre boyunca Türkiye genelinde en az 49 ayrı kolluk müdahalesi gerçekleştirilmiş, en az 842 kişi gözaltına alınmış ve en az 118 kişi tutuklanmıştır. 133 KİŞİ Hakkında ise adli kontrol uygulanmıştır. Gözaltı ve tutuklama kararlarının büyük bir kısmı herhangi bir şiddet içermeyen, tamamen barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşleri ile basın açıklamalarına katılım gerekçesiyle verilmiştir. Bu tablo, anayasa ve tarafı olunan uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış temel hakların fiilen askıya alındığını göstermektedir.
Raporda özellikle çocuklara yönelik ihlaller dikkat çekicidir. Tespit edilebildiği kadarıyla en az 99 çocuk gözaltına alınmış, en az 25 çocuk hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Çocukların yakalama sırasında darp edildiği, ters kelepçe uygulamasına maruz bırakıldığı, yetişkinlerle birlikte gözaltında tutulduğu ve çocuk adalet sisteminin temel güvencelerinin hiçe sayıldığı yönünde çok sayıda beyan rapora yansımıştır. Bu uygulamalar, çocuğun üstün yararı ilkesinin ve uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinin açık ihlalidir.
Yine verilerimize göre en az 106 kişi, yakalama anında veya gözaltı sürecinde darp, copla vurma, ters kelepçe, yerde sürükleme, tehdit ve hakarete maruz kaldığını beyan etmiştir. Bazı vakalarda boğmaya çalışma, uzun süre ayakta bekletme, psikolojik baskı ve cinsel saldırı tehdidi gibi ağır iddialar bulunmaktadır. Ayrıca sağlık muayenelerinin usulüne uygun yapılmadığı, darp ve cebir izlerinin raporlara geçirilmediği, kolluk görevlilerinin muayene sürecine fiilen müdahil olduğu yönündeki bulgular, işkence ve kötü muamelenin belgelenmesinin sistematik olarak engellendiğini göstermektedir.
Raporumuz, birçok ilde valilikler tarafından alınan geniş kapsamlı yasak kararlarıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının idari işlemler yoluyla fiilen askıya alındığını ortaya koymaktadır. Bu yasaklar yalnızca yürüyüş ve basın açıklamalarını değil; afiş, pankart ve bildiri dağıtımı gibi ifade biçimlerini de kapsamakta, bazı illerde il giriş-çıkışlarının dahi engellendiği görülmektedir. Bu uygulamalar, ölçülülük ilkesine aykırı olup demokratik toplum düzeniyle bağdaşmamaktadır.
Rapor kapsamında belgelenen gözaltı ve tutuklama uygulamaları, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ağır ve sistematik biçimde ihlal edildiğini ortaya koymaktadır. Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılan yüzlerce kişi, herhangi bir somut suç şüphesi ortaya konulmaksızın, keyfi şekilde gözaltına alınmış; gözaltı süreleri hukuka aykırı biçimde uzatılmış, tutuklama tedbiri ise istisnai bir önlem olmaktan çıkarılarak cezalandırma aracına dönüştürülmüştür. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına yönelik bu ihlaller, yalnızca bireysel uygulamalar değil, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı gelişen toplumsal itirazın bastırılmasına dönük siyasal bir tercih olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de Kürt halkının siyasal ve toplumsal reflekslerinin kriminalize edilmesi, Rojava politikasıyla eş zamanlı yürütülen bir bastırma stratejisinin parçasıdır.
Raporda yer alan vakalar, suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin açık biçimde ihlal edildiğini göstermektedir. Barışçıl eylemlere katılım, basın açıklaması yapmak, slogan atmak ya da pankart taşımak gibi anayasal haklar, hukuki dayanağı olmayan biçimde “örgüt propagandası”, “kanuna aykırı toplantı” ya da “görevli memura direnme” suçlamalarına konu edilmiştir. Suçun unsurları oluşmadan, soyut ve geniş yorumlara dayalı isnatlarla özgürlük kısıtlayıcı tedbirlerin uygulanması, ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Bu durum, Kürt meselesi bağlamında hukukun siyasal amaçlarla araçsallaştırıldığını ve Rojava’daki gelişmelerle bağlantılı olarak Türkiye’de muhalif her sesin kriminalize edildiğini göstermektedir.
Raporda tespit edilen çocuklara yönelik gözaltı, tutuklama ve kötü muamele uygulamaları, çocuğun üstün yararı ilkesinin sistematik biçimde ihlal edildiğini ortaya koymaktadır. Çocuklar, yetişkinlerle aynı koşullarda gözaltına alınmış, ters kelepçe ve fiziksel şiddete maruz bırakılmış, tutuklama gibi en son başvurulması gereken tedbirlere konu edilmiştir. Çocuk adalet sisteminin koruyucu ve onarıcı yaklaşımı tamamen göz ardı edilmiştir. Kürt çocuklarının politik gelişmelere ilişkin barışçıl tepkilerinin dahi güvenlikçi bir anlayışla bastırılması İktidarın Kürtlere olan tutumunu gözler önüne sermektedir.
Raporumuzda yer alan bulgular, savunma mesleğinin doğrudan hedef alındığını ve avukatlara yönelik müdahalelerin sistematik bir nitelik kazandığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu kapsamda Avukat Musa Bender, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı gerçekleştirilen barışçıl protestolar ve dayanışma faaliyetleri bağlamında tutuklanmış; tutuklama tedbiri, savunma faaliyeti ve siyasal dayanışmanın cezalandırılması aracı olarak kullanılmıştır. Avukat Arjin Akdağ ise kolluk güçleri tarafından gözaltı sürecinde fiziksel ve psikolojik kötü muameleye maruz bırakılmış, mesleki kimliği açık olmasına rağmen şiddet ve tehdit içeren uygulamalarla karşı karşıya kalmıştır. Yine Avukat Celal Doğan, eylem alanında kolluk güçleri tarafından darp edilerek gözaltına alınmış; bu durum, avukatlara yönelik şiddetin münferit olmadığını bir kez daha göstermiştir. Van’da Avukat Sinan Özaraz başta olmak üzere çok sayıda avukat gözaltına alınmış; avukatların hem protestolara katılımı hem de gözaltı süreçlerinde hukuki destek sunmaları fiilen suç sayılmıştır. Bununla birlikte Ağrı ve İstanbul’da da avukatların gözaltına alındığı, savunma mesleğinin coğrafi olarak yaygın biçimde hedef alındığı tespit edilmiştir. Tüm bu uygulamalar, avukatların yalnızca bireysel olarak değil, savunma mesleği ve insan hakları mücadelesiyle birlikte kolektif biçimde cezalandırıldığını; Kürt halkıyla dayanışma gösteren hukukçuların susturulmak istendiğini ortaya koymaktadır. Bu tablo, Türkiye’de yaşanan sürecin Rojava’ya yönelik politikalarla doğrudan bağlantılı olduğunu ve Kürt meselesi bağlamında savunma hakkının bilinçli şekilde zayıflatıldığını açıkça göstermektedir.
Raporda yer alan bulgular, uygulamaların belirli bir toplumsal kesimi, özellikle Kürtleri hedef aldığını ortaya koymaktadır. Aynı nitelikteki barışçıl eylemler farklı toplumsal gruplar tarafından gerçekleştirildiğinde kolluk müdahalesi ve yargısal süreçler bu denli sert işletilmezken, Rojava’ya ilişkin protestolarda ağır ve yaygın müdahaleler gerçekleştirilmiştir. Bu durum, ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini göstermektedir. Kürt kimliğinin ve Kürt halkının siyasal taleplerinin güvenlik tehdidi olarak görülmesi, Türkiye’nin Rojava politikasının iç hukuk alanındaki yansımalarından biridir.
Raporda, basın açıklamalarının engellendiği, gazetecilerin darp edilerek gözaltına alındığı, haber takibinin fiilen suç haline getirildiği çok sayıda vaka yer almaktadır. İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken düşünce açıklamaları, sloganlar ve basın faaliyetleri kriminalize edilmiştir. Bu uygulamalar, kamuoyunun bilgi alma hakkını da doğrudan ihlal etmektedir. Rojava’ya yönelik saldırıların ve buna karşı gelişen tepkilerin görünür kılınmasının engellenmesi, Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü ihlallerinin politik arka planını açıkça ortaya koymaktadır.
Raporda belgelenen tüm bu ihlallerin ortak sonucu, siyasal faaliyette bulunma hakkının fiilen ortadan kaldırılmasıdır. Barışçıl protesto, basın açıklaması, örgütlenme ve dayanışma faaliyetleri güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmiş; siyasal alan daraltılmıştır. Kürt halkının Rojava ile kurduğu siyasal ve toplumsal bağların bastırılması, yalnızca bir güvenlik meselesi değil, Kürtlerin siyasal özne olma haline yönelmiş sistematik bir müdahaledir. Türkiye’de yaşanan bu süreç, Rojava’ya yönelik dış politika tercihlerinden bağımsız değildir; aksine bu politikanın iç hukukta ve iç siyasette yarattığı baskıcı sonuçların somut bir yansımasıdır.
Raporumuzda ortaya konulan bulgular, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı geliştirilen toplumsal tepkilerin bastırılmasıyla birlikte, yalnızca bireysel hak ve özgürlüklerin değil, aynı zamanda dayanışma hakkının, kolektif hakların ve ulusların kendi kaderini tayin hakkının da hedef alındığını açık biçimde göstermektedir. Türkiye’nin farklı kentlerinde gerçekleştirilen barışçıl protestolar, basın açıklamaları ve dayanışma eylemleri; sınırların ötesinde yaşayan Kürt halkıyla kurulan tarihsel, kültürel ve siyasal bağların doğal bir sonucu olup, kolektif kimliğin ve ortak kader bilincinin ifadesidir. Bu eylemlerin güvenlikçi yaklaşımla bastırılması, dayanışma hakkının fiilen suç haline getirildiğini ortaya koymaktadır.
Dayanışma hakkı, yalnızca bireylerin tekil eylemleriyle sınırlı olmayıp, halkların ve toplulukların ortak hak ihlallerine karşı birlikte hareket edebilme yetisini de kapsar. Raporda belgelenen müdahaleler, Kürt halkının Rojava’daki gelişmelere ilişkin kolektif tutum alma ve ortak ses çıkarma iradesinin kriminalize edildiğini göstermektedir. Bu durum, kolektif hakların tanınmaması ve Kürt halkının siyasal özne olarak kabul edilmemesi yönündeki tarihsel politikanın güncel bir tezahürüdür. Rojava’ya dönük saldırılara karşı geliştirilen dayanışma pratikleri, bu nedenle yalnızca “politik görüş açıklaması” değil, Kürt halkının varlığına ve geleceğine ilişkin kolektif bir hak talebidir.
Raporda yer alan bulgular, ulusların kendi kaderini tayin hakkı bağlamında da ciddi ihlallere işaret etmektedir. Rojava’da Kürt halkının kendi siyasal, toplumsal ve yönetsel iradesini inşa etme çabaları hedef alınırken, Türkiye’de bu iradeyle dayanışma gösterenlerin baskı altına alınması, aynı siyasal yaklaşımın farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca belirli bir coğrafyada kullanılan bir hak değil; bu hakkın savunulması ve desteklenmesi de ifade, örgütlenme ve dayanışma özgürlüklerinin kapsamındadır. Türkiye’de bu hakkın savunulmasının cezalandırılması, uluslararası hukukun açık ihlalidir.
Bu süreç, Türkiye’nin Rojava politikasından bağımsız değildir. Rojava’ya yönelik askeri, diplomatik ve siyasi saldırılarla eş zamanlı olarak Türkiye içinde Kürt halkının siyasal alanının daraltılması, kolektif hak taleplerinin bastırılması ve dayanışma pratiklerinin kriminalize edilmesi, bütünlüklü bir devlet politikasına işaret etmektedir. Sınır ötesinde Kürtlerin öz yönetim deneyimlerine yönelik düşmanlaştırıçı söylem ve müdahaleler, sınır içinde Kürtlerin siyasal ve toplumsal taleplerine yönelen baskı rejimiyle birlikte yürütülmektedir. Bu nedenle raporda belgelenen ihlaller, münferit güvenlik uygulamaları olarak değerlendirilemez; aksine Türkiye’nin Rojava’ya ilişkin yaklaşımının iç hukuk ve insan hakları alanındaki doğrudan yansımalarıdır.
ÖHD Genel Merkezi olarak vurguluyoruz ki; dayanışma hakkı, kolektif haklar ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı, demokratik toplumun ve halkların eşitliğinin temel unsurlarıdır. Bu hakların bastırılması, yalnızca Kürt halkını değil, Türkiye’de birlikte yaşam ve barış umudunu da hedef almaktadır. Raporumuzda ortaya konulan ihlallerin tamamı, Türkiye’nin Rojava politikasının yarattığı baskı iklimiyle doğrudan bağlantılıdır ve bu politikalar değişmedikçe benzer ihlallerin tekrar edeceği açıktır. ÖHD olarak, halkların dayanışma hakkını ve kendi kaderlerini tayin etme iradelerini savunmaya devam edeceğiz.
ÖHD Genel Merkezi olarak bir kez daha vurguluyoruz: İşkence ve kötü muamele yasağı mutlak bir yasaktır; hiçbir koşulda meşrulaştırılamaz. Barışçıl protesto hakkı suç değildir. Kürt halkının Rojava ile kurduğu tarihsel, siyasal ve toplumsal bağlar kriminalize edilemez. Türkiye’de yaşanan bu süreç, Kürt meselesinden ve Rojava’daki gelişmelerden bağımsız değildir; aksine her iki alanda eş zamanlı olarak baskı politikalarının yoğunlaştırıldığı bir döneme işaret etmektedir.
Hazırladığımız bu raporla birlikte kamuoyunu, baroları, meslek örgütlerini, insan hakları kurumlarını ve uluslararası mekanizmaları göreve çağırıyoruz. Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına yönelik yasaklamalara son verilmeli, keyfi gözaltı ve tutuklamalar derhal durdurulmalı, işkence ve kötü muamele iddiaları hakkında bağımsız ve etkili soruşturmalar yürütülmeli ve çocuklara yönelik ağır hak ihlallerinin sorumluları hesap vermelidir. ÖHD olarak, hak ihlallerini belgelemeye, mağdurların yanında olmaya ve hakikati kamuoyuna taşımaya devam edeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.
Raporumuzun tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
https://ozgurlukicinhukukcular.org/Rojava-Protestolari-Gozlem-ve-Tespit-Raporu-Turkce.pdf